Skip to main content

Full text of "Niyazi Misri Risalei HASANEYN,Divani ilahiyyyat arapca siirleri ve Aciklamasi, Vezir Fazil Mustafa Pasaya Gonderilen Mektup"

See other formats


■ yv 



MISRI 

DIVAN-I İLÂHİYYATINDAKİ 

ARAPÇA ŞİİRLER 



./v ^v 



NIYAZI-I MISRI 

KADDESE'LLÂHÜ SIRRAHU'L AZÎZ 
(1618-1694) 




Hazırlayan 

İhramcızâde 
Hacı İsmail Hakkı 



ALTUNTAŞ 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 3 



ISBN: 

ismailhakkialtuntas@gmail.com 
http://ismailhakkialtuntas.com 

Dizgi : H. İsmail Hakkı Altuntaş 

Kapak : 

Baskı- Cilt : 



4 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



^>* 



jf^r\ (X*j <U>=-s>j AİI jJ^j X*£- \JljuMj As> »}LJIj V^ai\j j^^\ o>j ■& .W-l 

Ya Rabbîl 

Bizlere kendini tanıttın. Hatalarımızı ve günahlarımızı gördüğün halde 
bizleri üzmeyip tevbe kapısını açık tuttun. Azaba müstahak olsakta hep afv 
eden oldun. Acizliğimiz ve günahlarımızla bizi affına layık kıl. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ümmet olmak şerefini nasip 
kıldığın için şükrümüzü ziyadeleştir. 

Huzurunda iki cihan emniyeti bulduğumuz, yolumuzdaki engelleri 
kaldıran Sultanımız Hz. Halid İbn-i Zeyd Ebu Eyyüb-el Ensârî radiyallâhü 
anhın kapısında hizmetimizi daim eyle. 

Niyâzî-i Mısrî kuddise sn ruhu 'l-azizin mânevi terbiyesinden istifade 
edebilmek için yardımını üzerimizde bakî eyle. 

Hakikat yolunda rehberim olan Gavs'ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail 
Hakkı Toprak Sivasî kaddese'llâhü sırrahu'l-azize minnetimi ifâde etmem için 
yardımcı ol. 

Desteklerini esirgemeyen büyüklerimin ve diğer arkadaşlarımın 
yardımlarından dolayı onlardan razı olmanı temenni ve dualar ederim. 

Tevfik ve hidâyet ancak Sendendir. 

Hâkî Pâyî Mısrî 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 5 



3 1 

"Merhaba ehlen ve sehlen merhaba" ^-y 5^*1» j 5^*1 ^-'y 

Ya beşira-l'adli min sultâninâ l^ÜaLlü '^y J °j2\ jJll \T 

teyse men gatele-l'eâdî ferhartî Jr^'y <J^ "^ <_P l>* o*4^ 

Bel bimâ ehyeyte şer'a-I'Mustafa ( jikUlil p-^İ c44-^ ^ t} 

> , * , ,, î 
İnnema'llezîne etâ dayfen lekum I£j ULi Jll ^ jJI Uil 

Maştehâ illâ luhûmu ehl'üş-şiga IZlil JİI ij>d ^1 (Jllil U 

Sİ sis 

Vemâ nizâm' 'ül-âlemi illâ bi'l-adli J jJJl Vl JUSI İÜaı U j 

/Wo kıyam'ül-adli bi'd-demâ U jil Vl Jjvİl İD U 

'_ / „ , 
Kâşif âtü'd-durri âyâtü'l-kitâbi i_jC£JI ol I "JJI olLiD 

/n ekâme'l-hâkimûne evzânuhâ ^jjt "^JS\^\ »Öl jl 

Menbâü'l-afâti fî'd-dünya el gudâti »Cüil Ç*j3l @ oli^l İ2* 

Meğdeni'l-ifsâdi fîhâ' I- irtişa UUj^l \^j a\LjVl j jJü 

Min yedi's-sultâni li ezâli'l-adli J jo«SI Jlj V jlÜJJI ^jo Â* 

Mâ istidâret fî's-semâ şemsi'd-duha ^^ o^" ^"**^ gi'jfa—^ ^ 

Merhaba hoş geldin merhaba 

"Merhaba" aslında f arşça kökenli olup "benden size zarar gelmez" 

anlamına gelmektedir. 

İlâhinin yazıldığı dönemde padişahtan gelen elçiye karşı söylenmiş ilahi 



Numaralar Divân-ı ilahiyyat Açıklaması kitabı içerisindeki numaralardır. 



6 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



olabilir. Padişahın IV. Mehmet 2 olma ihtimali yüksektir. Bu dönemde rüşvet, 
jurnal vb. kötülükler artmıştır. Niyâzî-i Mısrî Efendimiz elçiye hakkında 
yapılan iftiralara inanılmaması için gelen elçiyi uyarıyor. Çünkü kötülük 
yapan kişiler Niyâzî-i Mısrî'nin manevî hallere vukufiyetini çok iyi 
bilmektedirler. 

"Ey seçilmiş, ey Allah Teâlâ'dan razı olmuş ve Allah Teâlâ rızasını 
kazanmış kişi, merhaba! Sen kaybolursan hemen kaza gelir, feza daralır." 3 



Sultanımızın adalet müjdecisi 

Sevincim düşmanlarımı öldürenden değildir. 

Niyâzî-i Mısrî haksızlıkların giderilmesi açısından sevincini izhar ederken 
altta gelen mısra ile adaletin tesisinin devlet için gerekli olduğunu 
açıklamaktadır. 

Aslında sevincim Şeriatı Mustafa'nın ihyasından dolayıdır. 

Niyâzî-i Mısrî kaddese'lâhü sırrahu'l azîz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin yolunda olmanın ve getirdiği yolun ihya edilmesi konusundaki 
niyeti ile dünyevi bir rütbe veya menfaat düşüncesinin olmaması onun ehli 
hakikatten oluşunun emaresidir. Bütün evliyanın niyetide hep bu minval 
üzeredir. Şemsi Tebriz'i kaddese'llâhü sırrahü'l-azîz buyurdu ki, 

"Kureyşî ile Kuşeyrî (465/1072) ve daha başkaları da yüz binlerle yıllar 
geçse yine tatsız, yine zevksizdirler. Onlarda bir zevk ve bir mâna 
bulunmaz." 4 



2 IV. MEHMET DÖNEMİ (1648 -1687) (Köprülüler Dönemi) 

Ülkede isyanların sürdüğü, rüşvet ve iltimasın yaygınlaşdığı ve sadrazamlığa 
getirilen devlet adamlarının başarılı olamadığı, bunalımın olduğu dönemdir. IV. 
Mehmet, devleti içine düştüğü bunalımdan kurtarması için Sadrazamlığı ihtiyar 
vezir Köprülü Mehmet Paşayı getirerek yıkımın önüne geçmeye çalışılmıştır. Bu 
dönemde Köprülü Mehmet Paşa'dan başka aynı aileden Fazıl Ahmet Paşa, 
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve Fazıl Mustafa Paşalar sadrazamlık yaptılar. 
Niyâzî-i Mısrî'nin Fazıl Mustafa Paşa ile mektuplaşmaları devlet ile sorun 
yaşadığını göstermektedir. 

3 Mesnevi: c. I, b. 99 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 7 



Buradaki mana hayatın tatlığı ve güzelliği ancak Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemle olacağıdır. Bütün kâinat O'na medyun ve meftundur. Ehli 
hakikatte bütün niyetler O'nun çevresinde gelişir. 

Sonra size misafir olarak gelenler. 

Niyâzî-i Mısrî kendisi hakkında devlet erkânına jurnal yapanların 
isimlerini isteyen elçileri Lût aleyhisselâma gelen meleklerle eşleştirdi. Yani 
Burada anlatılmak istenen bir sonraki beytin işaretiyle belki Lût 
aleyhisselâma misafir gelen meleklerin kavmini helak için ondan izin 
istemeleridir. Çünkü Allah Teâlâ cemiyet ile ilgili olan günahlarda azabı 
genellikle ahirete bırakmamıştır. Ferdin tek yönlü günahı ile Allah Teâlâ afv 
kapısını daha açık tutarken cemiyetlerin durumunda azabı ilahiyi erken 

göndermiştir. 

> fi 

Şekavet 5 ehlinin etlerini istemişlerdir. 

Lût aleyhisselâmın kavmi Sodom halkı küfür ve ahlâksızlıkta çok aşırı 
gitmişti. Onların arasında her türlü ahlâksızlık yaygındı ve üstelik bunlar 
alenî olarak yapılıyordu. Bu kavim mensupları, daha önce hiç bir kavmin 
işlemediği büyük bir kötülük de İcat etmişlerdi. Lût kavmiyle birlikte 
anılan bu önemli kötülük, bilindiği gibi, livata, yani homoseksüellikti. 

Lût kavminin helaki için görevlendirilen ve güzel yüzlü üç delikanlı 
kılığına giren melekler ve ona misafir gitmişlerdir. Her biri oldukça 
yakışıklı bir delikanlı kılığındaki meleklerin kendisine misafir olması, Hz. 
Lût aleyhisselâmı son derece sıkmıştı. Çünkü o, tanımadığı misafirlerinin 
melek olduğunu bilmediğinden, erkeklere düşkün olan kâfirlerin, bu 
güzel yüzlü delikanlılara sarkıntılık yapmasından korkuyordu. Bu sıkıntı 
içinde misafirlerini sapıklardan nasıl koruyacağını düşünüyordu. Korkusu 
boşuna değildi; nitekim onun evine genç delikanlıların geldiği kısa sürede 
duyuldu. Pek çok sapık, onlara sarkıntılık niyetiyle onun evinin etrafında 
toplanmıştı. Onların iğrenç niyetlerini anlayan Hz. Lût aleyhisselâm, 
misafirlerini onların tecavüzünden korumak için, onlara kızlarını 
nikâhlamayı teklif etti. Aklı başında olanları kendisini anlamaya ve 
yardıma çağırdı. Ancak Sodomlu sapıklar, onun bu teklifine razı 
olmadılar. Ona, kızlarıyla evlenmek gibi bir isteklerinin olmadığını, ne 



4 



5 



(Şems-i Tebrizî, 2007), (M. 277), s. 367 
Haydutlar, eşkıyalar 



8 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



istediklerini de kendisinin iyi bildiğini söylediler. Ahlâksızlıkta ne derece 
ileri gittiklerini, en iğrenç günahı işlemekte ne derece arsızlaştıklarını 
ortaya koyan bir cevap verdiler. 

Hz. Lût aleyhisselâm, kendilerini kuşatan tehlikeyi genç misafirlerine 
bildirmek zorunda kalmıştı. Onları savunmaktan âciz olduğunu, kendisini 
destekleyecek bir taraftar kitlesinin bulunmadığını ve kendilerini 
koruyacak sağlam bir sığnağın mevcut olmadığını açıkladı ve çaresizliğini 
dile getirdi. 

Bu kavim sapıklıkta o derece ileri gitmişti ki, şehirlerine güzel yüzlü 
yabancı delikanlıların geldiğini duyunca, sevinç içinde Lût'un evinin 
etrafına koşuşmuşlardı. İçlerinden bu ahlâksızlığa karşı çıkan hiç kimse 
yoktu. Böylesine iğrenç bir isteği, temizliği ve iffetiyle ma'ruf Hz. Lût'a 
söylemekten çekinmemeleri, bu suçun onların arasında ne kadar yaygın 
ve ne kadar normal sayılan bir davranış haline geldiğini ortaya 
koymaktadır. Onların cinsî sapıklıklarının derecesi, bu iğrenç fiili işlemek 
için büyük bir sevinç içinde hem de toplu bir şekilde gelmelerinden 
anlaşılmaktadır. Bu ahlâksızlıklarını açıkça yapmaktan çekinmemeleri, 
normal insanın düşünüp hayal edemeyeceği bir ahlâki çöküntüdür. 

Diğer taraftan Cenab-ı Hak, bu sırada elçisi Hz. Lût aleyhisselâm'ı 
dinlemeyip onun evine girerek misafirlerine sarkıntılık yapmaya kalkışan 
kâfirlerin gözlerini kör ediverdi: 

"And olsun ki, onlar Lût'un konuklan olan melekleri elde etmeye 
kalkıştılar, bunun üzerine gözlerini kör ediverdik. Azabımı ve ikazlarımı 
dinlememenin sonucunu tadın, dedik." 6 

Sonuçta Lût Kavmi helak oldu. 
Niyâzî-i Mısrî'nin bu konuyu burada zikretmesinin sebebi ne olabilir diye 
düşünürsek mecmuasından anlaşılmaktadır. 

"..suâl ey mısri sana emn nedendür bize söyle tâ ki bize yakin hasıl ola 
cevab egerçi emn vahy iledir velakin hasmı iskât içün delil getürelüm 
ayet budur "Lût, Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir 
yere sığınsam" 7 dedi. İmdi benüm adım da Lût'dur beni livâtava sa'v 
etdükleri içün Allah ve resulü Lût ile zikr etdiler. Her sonra gelen 
evvelkini câmi'dür lâsiyyemâ hatmun ma'nası odur ki cemi 
peygamberleri ve velileri câmi'dür her birinün sırrı onda bulunur 
dimekdür...." 8 

Yukarıdaki dördüncü mısraın işaretiyle Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu'l- 
azizin Limni sürgününde çektiği sıkıntılarını ancak Rasûlüllah sallallâhü 



Kamer, 37; ( Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 279-282) 



7 Hud, 80 

8 (Niyazî-i MISRÎ, 1223), v. 60b 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 9 



aleyhi ve selleme olan kuvvetli bağı ile telâfi edebildiği anlaşılmaktadır. 

S C sis 

Dünyanın düzeni adaletle mümkündür. 

"Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala su ver de 
tazelendir. 

Şimdi ikisi de yeşil ama sonuna bak. 

Bu sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve verir. 

Bağın suyu buna helaldir, ona haram. 

Aralarındaki farkı sonunda görürsün vesselam. Adalet nedir? 

Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet bir nimeti 
yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? 

Bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak 
belaya kaynak olur. 

Tanrı nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle, 
sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil." 9 



Adaletin tesisi ise kanla mümkündür. 

Hz. Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l azîz buyurdu ki; 

"Yarayı deşmek lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği 
kökleştirmiş olursun. Yaranın altındaki eti yer. Yarı faydası olsa elli tane 
ziyanı olur. " 10 

"Şeriatta ihsan da var ceza da. Padişah, başköşeye geçer; at ahıra 
bağlanır. 

Adalet nedir? Bir şeyi lâyık olduğu yere koymak. 

Zulüm nedir? Lâyık olmadığı yere koymak. 

Allah Teâlâ'nın yarattığı bir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, 
hile... hepsi doğrudur. Bunların hiç biri mutlak olarak hayır değildir. Aynı 
zamanda mutlak olarak şer de değildir. Her birinin yerinde faydası vardır, 
yerinde de zararı. Onun için bilgi vaciptir, faydalıdır." 11 



9 Mesnevi: c. V, b. 1086-1093 

10 Mesnevi, c. VI, b. 2605-2606 

11 Mesnevi, c. VI, b. 2595-2599 



10 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 









Gam ve kederi giderende Kur'an-ı Kerim ayetleridir. 

Kur'ân-ı Kerim gönüllere şifadır. Allah Teâlâ şöyle buyurdu; 
"Kur' arı' darı, mü'minler adına şifa ve rahmet olan ne varsa onu 
indiririz. O, zalimlerin ancak zarar/kayıplarını artırır." 12 



Şayet hâkimler şartlarına riayet ederlerse 

Kur'ân-ı Kerim, İslâm toplumunun başvuracağı yegâne yol gösterici 
(=hidayet rehberi)dir. Hâkimler hükümde onun kıstaslarını alırsa hükümde 
yanılmaları olmayacak kadar az olur. Kur'ân-ı Kerim'in kapsadığı ahkâm 
içinde insanlığın zararına sebep olacak bir hüküm bulmak mümkün değildir. 
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

"Cahiliyye(t) yargısını mı istiyorsunuz? Akleden bir kavim için Allah'tan 
daha iyi hükmeden kim olabilir!" 13 Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

"Ey inananlar; Allah'a itaat edin, Resûl'e ve kendinizden olan 
yöneticilerinize de itaat edin! Herhangi bir şey hakkında tartışacak 
olursanız, onu Allah'a ve Resûl'üne götürün. Eğer Allah'a ve Ahiret gününe 
inanıyorsanız, bu (yol) sizin için daha hayırlı ve yorum bakımından da en 
güzel olanıdır." 14 



sM£".»ilgk\tfl& 



1m4 



Dünyada belaların kaynağı yargıçlardır. 

[Kendi hâlinde ebedî bir muhalif olan Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü 
sırrahu'l azîz hikemiyat diliyle sosyal hayattaki sıkıntının birini perde 
arkasından zamanında da görmüş birisidir. Lisan-ı hâl ve kâl ile bunları 
söylemiş: Dünyada ne belâ varsa kaynağı yargıçlar ve kadılardır. 
Bozgunculuğun sebebi de rüşvettir. 

Bu satırlar yöneticelerin rüşvetle ilgili şikâyetini hatırlatır. Yani rüşvetin 
bir türlü üstesinden gelemediklerinden yakınırlar ve bunun suçunu da 
başkalarına yüklerler. Acaba gerçekten de rüşvetin üstesinden gelemezler 
mi, yoksa gelmek istemedikleri için rüşvet mi onların üstesinden gelir? 

Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz, dönemindeki kadılardan ve 

12 İsra, 82 

13 Maıde, 50 

14 Nisa, 59 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 11 



dolayısıyla Osmanlı yargıçlarından şikâyet eder ve mizacı onlarla elbette ki 
imtizaç etmez. Bununla birlikte onun bu ifadesi aslında adil yargıçların 
azlığına ve kibriti ahmer gibi yokluğuna işaret etmektedir. Bu da bir hadis-i 
şerifi doğrulamaktadır: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: 

"Kadılar üç sınıftır. İki sınıfı cehennemlik, bir sınıfı da cennetliktir. 
Cehenneme gideceklerden biri bilerek haksız hüküm veren kadı, öteki de 
bilmeyerek haksız hüküm veren kadıdır. Cennetlik olanı ise, hakkıyla 
hüküm veren hâkimdir. 15 ] 16 

Bu konu hakkında Hazreti Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l-azizin 
adaletsiz hâkimlerin kazançları hakkındaki düşüncesini bilmek yerinde 
olacaktır. 

Bir şahsa, karısı "Ne söylersem onu yapacaksın ve eğer yapmazsan üç 

talâk ile boş olayım" diye yemin ettirdi. Kocası razı oldu. Kadın: "Bir 

batman domuz eti yemen lâzımdır" dedi. O Müslüman bu vaziyet 

karşısında şaşırıp kaldı. Hiçbir bilgin onun bu müşkülünü halledemedi. 

Kalkıp Mevlânâ hazretlerine geldi. Ağlayıp sızlayarak durumunu bildirdi. 

Mevlânâ 

"Kadı-nın (Yargıç) mahkemesinden bir batman ekmek satın alıp ye de 

boşanma vâki olmasın" buyurdu. 17 



Bozgunculuğun kaynağıda rüşvettir. 

Rüşvet 

Sözlük anlamı Kamus'a göre ücret'tir (cu'l). Reşa rüşvet verdi, irteşa 
rüşvet aldı, isterş rüşvet istedi anlamlarına gelir. ıs 

«El-Misbah» a göre; rişvet, bir kişinin hâkime veya başkasına, lehine 
hüküm verilmesini sağlamak veya bir isteğine taraftar etmek karşılığında 
verdiği maldır. Çoğul olarak rişa, rüşa şeklinde kullanılır. 

Rüşvet kitap, sünnet ve icm'a göre haramdır. 

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ buyuruyor ki: 

"Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha 
girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere 
aktarmayın. " ıs 

Bu konuda pek çok hadis vardır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 



15 Ebû Dâvûd, Akdiye; 2 (3573) 

15 ÖZCAN, Mustafa, YENİASYA, Jüritokrasi ve Fitne, 08.04.2008 

17 (YAZICI, 1995), s. 656-(380) 

18 (SAHILLİOĞLU) 

19 Bakara, 188 



12 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



buyurdu ki; 

"Hükümde rüşvet alan ve rüşvet veren ve aracılık eden kimseyi 
lanetlemiştir. " 20 

Rüşvet dört kısımdır; 

1) Her iki tarafa da haram olan rüşvet, yargıç olmak için verilen rüşvettir. 
Rüşveti veren yargıç olamaz. Bu şekilde verilen rüşveti alana da rüşvet 
haramdır, bu yolla yargıç olmak da haramdır. 

2) Bir davada lehinde bir hüküm almak için yargıca verilen rüşvet de, bu 
münasebetle verilen karar haklı olsun olmasın, her iki taraf için haramdır. 

3) Can veya mala bir zarar gelmesinden korkularak verilen rüşvet, alan 
için haram, veren için değildir. 

4) Bir kimse malına göz dikildiğini anlayarak bu malın bir kısmını rüşvet 
olarak verirse, rüşvet veren bakımından helâl, alan bakımından haramdır. 

Rüşvete girmeyen hediyelerde vardır. Buna göre 
Hediyelerde üç çeşittir. 21 

1) Hediye elden ve hediye alan bakımından helâl olan. Dostluk ve sevgi 
için verilen hediyeler bu meyandadır. 

2) İki taraf bakımından da haram olan hediye. Zulme yardım için verilen 
hediyeler bu durumdadır. 

3) Yalnız veren bakımından helâl olan hediye bir zulmün önünü almak 
için verilen hediyedir ki alan için haramdır. 

Sultanın elinde kudret olunca adalet gitmez. 

Sultanın güçlü olması adaletin tesisi için gereklidir. Sultanın güç 
bulabilmesi içinde devletin kurulması ve bulunması gereklidir. 
Devletleşmenin önemli olduğunu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin 
Medine'ye hicretinden sonra ilk uygulamasından anlamaktayız. 

İslam Devletinin temeli 620 ve 622 yıllarında yapılan Akabe biatleriyle 
başlar. 620 yılında 12 Medineli Müslüman ellerini Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemin avucuna koyarak 

"gerek sıkıntı ve müzayaka ve gerekse sevinç ve sürür halinde (söz) 
dinlemek ve itaat etmek (başta gelir) ve (sen) bizim üzerimizde bir tercihe 
sahip olacaksın ve biz emretme yetkisini taşıyan âmire - bunu kim elinde 
bulundurursa bulundursun- itiraz ve muhalefette bulunmayacağız. 

Allah Teâlâ yolunda, bizi küçük gören ve horlayan kimsenin bizi 
ayıplamasından çekinmeyeceğiz. 



20 Tirmizî, Ahkâm 9, (1336); Ebu Dâvud da bu hadisi sadece ibnu Ömer radıyallahu 

anh'tan tahric etmiştir (Akdiye 4, (3580). 

21 (SAHILÜOĞLU) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 13 



Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayacağız, aramızda hiçbir iftirada 
bulunmayacağız ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik 
etmeyeceğiz" 

demişlerdir. Bu biatle, sağlam bir devletin doğabilmesi için gerekli olan 
ortamın oluşmaya başlamıştır. İki yıl sonra bu kez yetmiş kişi tarafından 
ikinci kez biat yapılmıştır. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin uygulamasıyla anlaşılan icranın 

kudreti bulmuş sultan ile olacağıdır. 

î 

Tâki kuşluk güneşi semâda kaldığı müddetçe 

Şems'üd Duha kuşluk güneşi demektir ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin ruhâniyeti güneşin en güzel parladığı zamandaki durumuna 
benzetilmiştir. Sultana eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme tabi 
olursa kıyamete kadar hükmünün süreceği işaret etmiştir. Fakat tarihi 
açıdan bakılınca böyle olmadığını görmekteyiz. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında Allah Teâlâ'nın büyük 
ihsanları vardır. Her halükarda Kur'ân-ı Kerim'de dile getirilmiştir. Bunlardan 
birisi olan Duhâ suresi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hakkında 
inmiş ve Allah Teâlâ katında O'na verilen değeri anlatmaktadır. 

Fakih Kâadı İyaz (Allah onu muvaffak kılsın) der ki: "Bu sure altı 
yönden peygamberimizin büyüklüğünü, Allah Teâlâ indindeki yüksek 
mevkiini belirtmiştir. 

1— Allah Teâlâ onun mevkiini belirtirken, "And olsun kuşluk vaktine, 
insanların sükûna vardığı dem geceye ki," 22 diye yemin etmiştir. Tabiî 
bu, derecelerin en büyüğüdür. Ona verilen payenin ulviyetini 
belirtmektedir. 

2— Nezdindeki yerini, huzurundaki değerini: "(Habibim)" Rabbin seni 
terketmedi. (Sana) darılmadı da." 23 kavli ile belirtmiştir. Yani, bu şu 
demektir: Allah Teâlâ seni bırakmadı, sana kızmadı, seni kendisine elçi 
edindikten sonra asla ihmal etmedi. 

3— Cenâb-ı Hak; "Elbette âhiret senin için dünyadan hayırlıdır." 24 
buyurmuştur. 

İbn İshak'ın tefsiri: "Allah Teâlâ'ya dönüşünde, dünyada sana 
verdiklerinden daha iyileri ve daha üstünleri vardır. Seni b. Abdullah- 
Tusteri: "Yani gerek şefaat ve Makam-ı Mahmut gibi payelerden 
yanımda sakladığım şeyler senin için dünyadan daha hayırlıdır." diye 
tefsir etti. 



22 Duhâ, 1-2 

Duhâ, 3 
24 Duhâ, 4 



14 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



4— "Muhakkak ki Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın!" 25 kavl- 
i celîlinde belirtilen husustur. Bu âyet (her iki cihanda da) Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve selleme bahş edilen birçok lütuf, ihsan, saadet ve 
Çeşitli ni'metleri camidir. 

İbn İshak: "Dünyada başarıya erdirmek, âhirette de, ona bol sevab 
vermekle onu hoşnut kılacaktır" diye tefsir etti. Bazılarına göre: "Ona 
şefaat ve Havz-ı kebiri vermekle hoşnut edecektir" diye tefsir 
olunmuştur. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin âlinden diye bazıları 
tarafından rivayet edilmiştir. 

"KUR'ÂN-I KERİM'DE BUNDAN ÇOK ÜMİT VEREN BİR ÂYET DAHA 
YOKTUR." Allah Resulü, tabiidir ki, ümmetinden hiç kimsenin ateşe 
atılmasına razı olmayacaktır... 

5— Bu surenin sonlarına doğru (gelen âyetlerde sayılan) Allah 
Teâlâ'nın ona hazırlamış olduğu nimetler: 

Onu hidâyet etmiş... 

Malı yokken kendisini zengin etmiş... 

İnsanları irşat etmeye onu muvaffak kılmış... 

Yahut kalbine tükenmeyen bir hazineyi andıran kanaati vermekle onu 
zengin etmiş... 

Yetimken onu dedesinin terbiyesine vermiştir... Yahut da Allah bizzat 
onu himayesine almıştır. 26 

Hulâsa; buna benzer manalar verilmiştir, müfessirler tarafından bu 
sûrenin âyetlerine, Kimisi de şu manayı vermiştir: 

"Senin sayende, dalâlette olanları hidayete erdirmiştir. Senin sayende 
fakir ve yoksulları zengin kılmıştır. Yetim ve kimsesizleri de yine senin sa- 
yende himaye ettirmiştir." Evet, Allah ona, bütün bu ihsanlarını 
hatırlatmıştır. Yine bilinen şeylerdendir: Onu küçüklük, yetimlik anında 
yalnız bırakmayan Allah Teâlâ elbette ki büyüdükten, hele hele rasullüğe 
erdirdikten sonra da yalnız ve yardımsız bırakmamıştır. 

6— O'na vermiş olduğu bunca nimeti açıklamasını ve ondan 
bahsetmesini, Allah Teâlâ ona emretmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: 

"Bununla beraber Rabbinin nimetini durmayıp söyle (anlat)." 27 
Kişinin kendisine yapılan in'amdan veya iyilikten bahsetmesi, bir nevi 
şükür sayılır elbette. Bu hitabı, şüphe yok ki; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi 
ve selleme has olmakla beraber onun şahsında tüm ümmetine şamildir. 

28 



25 Duhâ, 5 

26 



Duhâ, 6-10 ayetleri 
Duhâ, 11 

Fakih Kâadı İyaz, Şif; 
Yay. İstanbul, 1975, s. 43-45 



27 Duhâ, 11 

28 Fakih Kâadı İyaz, Şifâ-i Şerif, trc: Naim ERDOĞAN- Hüseyin S. ERDOĞAN, Bedir 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 15 






4 

s ı 1/ 

"Hamden ilahi ala ma erite melce-una" tJlkU c-il U ^p ,^1 Itu 
Mimmen etâ vehüve gazbânün ve muhlikuna llSsL^ j jll^i> ^-*j Jll jL. 
Ve leysemin satveti's-sultani lîşafiun «iUi jj jÜaUJI » ^lal» j< ^4^ j 

İllâ imâmü'l-Hüdâ el Mehdîyyü müngizünâ t JJi£ ^Jvglil cAi^ f^ "^ 

Sümme îsâ lealle'llâhe yünezzilehû <lya*&\ Jj«S ^>., ; .c- lî j 

B; bedrin meşriganâ ve şemsün mağribena \îljZ> j~-^ j ^ij^ j J^ 

£Vhâ /Veyye bihâzel'kavli lî melekün tiiU @ JjlSl li|î [)l ,^-jl 

Fî hâzihî'l-leyleti'z-zalmâi melhemünâ \Sİ$> «-Oiail ÂİÛJJI fîE @ 

to tahsebû irine ze'l-Mısrî zû veclin J^-j ji ^aJI la o^ !>^-->=> V 

M/n fcahrv deccâlikum va'llâhi yensuranâ t^UL <üS I j I5sJû-o ^3 ^ 



tjilsd^ c-ii U U& Ğ*EijI 



Hamd sığınak yerim olan ilâhımadır. 



Allah Teâlâ'dan başkasına hamd ve teşekkür mecazidir. Burada kullanılan 
hamd sığınılma sözü ile Allah Teâlâ'nın nimetlerini için şükür ifadesidir. 

\'/\ '> ' ■ J . \' ■ • ' >' ,1 > " 

Bizi gazapla helak etmek için gelecek olana 

Dünya bizim helak olmamıza sebep olacak her şey ile doludur. Helak 
olmakta kaza ile olan ise vaktinden önce olan yok olmadır. Kıyamet bu yok 
olmanın en şiddetlisidir. Bu korku mümin ve kâfir için dehşet ifade eder. 
Sonsuzluk mümin ve kâfir için mutluluk vermektedir. Kıyamet ise imtihan 
olan hayatın neticelenmesidir. 



16 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



»İLi J JU2LJ1 S jW ** \^ jj-^J j 

Sultanın vuruşuna karşı bir şefaatçimde yoktur. 

Sultanın vuruşu fiile çıkmış iradedir. Hükümden sonraki dönüşü olmayan 
iradeye ancak teslim olmaktır. Kıyametten önce olacak olaylar hakkında 
kimsenin de kurtuluşu yoktur. Çünkü artık sonuç verecek amellerin hepsi 
sonlanmıştır. Artık işaretler açık şekilde görülmeye başlamıştır. Çok şiddetli 
geçecek zamanların ve fitnenin önünü alacak kurtarıcı için beklentilerden 
başka bir çarede üretilmeyeceği anlaşılmaktadır. 

Hz. Ebu Musa radiyallâhü anh anlatıyor: "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem buyurdular ki: 

"Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. 
Kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min 
olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitnede oturan, ayakta 
durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, 
kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine 
girerlerse Hz. Âdem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren 
değil.)" 29 

\ m£ " { jj+j>\ ıj^\ P*\y\ 

Ancak hidayet İmamı Mehdîkurtarıcımızdır. 

Umulur ki İsâ aleyhisselâmı indirir. 

Niyâzî-i Mısrî'nin İsâ aleyhisselâmın inmesini murad ederken 
umutsuzluğunu ve sıkıntılı dönemin bitmesini arzulamasındandır. Onun ehl-i 
keşften olduğunu bildiğimize göre bu isteyişindeki karamsarlık çektiği 
sıkıntıların aşırı derecede artmasındandır. Sosyal hayat zamanı itibarıyla 
bencilleşmiş, maddî ve manevîyat ehli hadlerini aşmada bir yarışa 
girmişlerdir. Niyâzî-i Mısrî'de kıyamet kopsa ne olur ki, diyerek dileklerini 
beyan etmektedir. 

HZ. İSÂ aleyhisselâmın NÜZULÜ 30 



29 Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizi, Fiten 33, (2205). Ebu Davud, 
"koşandan" kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Yanındakiler: "Bize ne 
emredersiniz (ey Allah'ın Resulü!)? dediler. "Evinizin demirbaşları olun!" buyurdu." 

30 (YAMAN, Ekim,2002), s. 40 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 17 



Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi ile ilgili bir diğer terim ise Mesih sözcüğüdür. 
Mesih kelimesi. Arapçaya Âramca Meşiha veya İbrânice Hâ-Meşîha"dan 
geçmiş olup "ölçmek, mesh etmek, günahlardan temizlenmiş, sıddîk 
(tereddütsüz inanan), yürüyen, seyahat eden" anlamlarına gelmektedir. 
Oldukça eski dönemlere uzanmakta olan kurtarıcı mesih inancı Mecusilik. 
Hinduizm. Budizm. Brahmanizm gibi birçok inanç sisteminde görülmektedir. 
Eski Ahit'te İsrailoğullarından bir nebi geleceği bildirilmekte (Tesniye: 18/3 
5). Yahudiler bu kişinin Davud oğlu Mesih olacağına, fakat ondan önce Yusuf 
oğlu Mesih geleceğine inanmaktadırlar. Yeni Ahit'te Hz. İsâ aleyhisselâmın 
bulutlar üzerinde ikinci defa gelişinden açıkça bahsedilmektedir (Matta: 
26/64; Yuhanna: 4/25-26). Hıristiyanlar Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne 
inerek bin senelik ilahi imparatorluğunu Filistin'de kuracağına 
inanmaktadırlar. 

Kur'an-ı Kerimde adı geçen ve İsrail oğullarına gönderilen Hz. İsâ 
aleyhisselâmın, doğumu bir mucize olduğu gibi yeryüzünden semaya 
kaldırılması da ayrı bir mucizedir. Kur'an-ı Kerim onun dünyaya gelişini şöyle 
haber verir: 

"Allah Teâlâ katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah 
Teâlâ onu topraktan yarattı. Sonra ona: "Ol!" dedi ve oluverdi" 31 

Hz. Âdem aleyhisselâmı topraktan anasız ve babasız yaratan Allah Teâlâ, 
İsâ aleyhisselâmı da babasız yaratmıştır. Hz. İsâ aleyhisselâm otuz yaşında 
iken kendisine rasüllük görevi verildiğinde durumu hemen İsrailoğullarına 
haber verdi. Hz. İsâ aleyhisselâmın davetine kulak vermeyen ve ellerindeki 
Tevrat'ı tahrif edip pek çok değişiklikler yapan İsrailoğulları İsâ 
aleyhisselâma inanmadılar. Hz. İsâ aleyhisselâm mucizeler göstererek 
etrafına insanlar toplamaya başlayınca 

İsrailoğulları kendisini ve ona inananları durdurmak için pek çok yol 
denediler, sonunda Hz. İsâ aleyhisselâmı öldürmeye karar verdiler. Ancak 
Allah Teâlâ onların planlarını etkisiz hale getirdi. Yahudiler, Hz. İsâ 
aleyhisselâma benzeyen birini yakalayıp astılar ve Hz. İsâ aleyhisselâmı 
öldürdüklerini sandılar. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır: 

"Ve Allah Teâlâ 'nın elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük, demeleri 
yüzünden (onları lanetledik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar, 
fakat (öldürdükleri) onlara İsâ gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa 
düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna 
uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu 
öldürmediler. Bilakis Allah Teâlâ onu (İsa'yı) kendi katına kaldırmıştır. 
Allah Teâlâ izzet ve hikmet sahibidir. Ehl-i Kitaptan her biri, ölümünden 
önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de O, onlara şahit 



31 AI-İİmran, 59 



18 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



olacaktır." 

İsâ aleyhisselâmın ismi Kur'an-ı Kerimde yirmi beş yerde geçmektedir. 
Bu ayetlerden bir kısmı üzerinde farklı yorumlar yapılarak farklı anlayışlar 
ortaya konmuştur. Çoğunluk İslam âlimlerine göre Allah onu kudreti ile 
manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar 
dünyaya gönderecektir. O zaman bütün Ehl-i Kitap onun rasül olduğuna 
inanacak, yanlış inançlarından kurtulacaklardır. Bir başka anlayışa göre, 
Allah Teâlâ onu Yahudilerden korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve 
ruhunu semadaki yerine kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun 
ruhudur. Biz bu başlık altında Kevserî'nin konu ile ilgili yorum ve görüşleri şu 
şekildedir. 

İsâ aleyhisselâmın semaya kaldırılması (ref'ı) ve kıyamete yakın 
yeryüzüne ineceği hadislerde de yer aldığından ilk kelâm kitaplarından 
başlamak üzere her dönemde yazılan eserlerde kıyametin alametlerinden 
birisi de Hz. İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne inişi olduğu ifade edilmiştir. 
Konunun uzamaması için biz burada sadece iki eserden alıntı yapacağız. 
Hicri 150 de vefat eden İmam Azam Ebu Hanife rahmetu'llâh aleyh yazdığı 
el-Fıkhu'l-Ekber isimli eserinde: "Deccâlm ve Ye'cüc ve Me'cücün çıkışı, 
güneşin batıdan doğuşu, İsâ aleyhisselâmın semadan inişi sahih haberlerle 
meydana geleceği haber verilen diğer kıyamet alametleri haktır ve 
meydana gelecektir." demektedir. Taftazanî (ö. 797/1395) de eserinde 
"deccglin, dgbbetül arzın, Ye'cüc ve Me'cücün çıkışı, İsâ aleyhisselâmın 
semadan inişi, güneşin batıdan doğuşu gibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin kıyamet alameti olarak haber verdiği şeyler haktır" demektedir. 

Hz. İsa'nın ineceğini inkâr edenler Allah Teâlâ'nın: "Ey İsâ! Seni vefat 
ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden 
arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün 
kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa 
düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim." 33 Ayetinde 
geçen "müteveffîke" kelimesi ile "Ben onlara, ancak bana emrettiğini 
söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, 
dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni 
vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi 
hakkıyla görensin" 34 ayetindeki "teveffeyteni" kelimesini öldürmek 
manasına alıp, Hz. İsâ aleyhisselâmın ölmüş olduğunu iddia ederler. Ayrıca 
"bilakis Allah onu katına kaldırmıştır, Allah izzet ve hikmet sahibidir" 35 
ayetindeki semaya kaldırılmasını, maddi bir kaldırılış değil, manevi bir 
yükseliş olarak yorumlarlar. Konu ile ilgili çoğunluğun görüşüne karşı görüş 

32 Nisa, 157-159. 
Al-i İmran, 55. 

34 Maide, 117. 

35 Nisa, 158. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 19 



bildiren kişilere cevap olmak üzere bir eser yazan Zâhid el-Kevserî, ilgili 
ayetleri yorumlayarak şöyle demektedir: 

"İsâ aleyhisselâmın semaya kaldırılışını bildiren ayette geçen "rafea" 
kelimesinin gerçek manası bir şeyi aşağıdan yukarıya nakletmek demektir ve 
semaya bizzat kendisinin kaldırıldığını ifade eder. Ayette kelimeyi mecaz 
manaya hamletmeyi gerektiren bir karine yoktur. Dolayısıyla mecaz manaya 
hamledip ruhu yükselmiştir denilemez" 

Kevserî, İsâ aleyhisselâmın semaya rafının ruhen olamayacağını şu 
yorumlarla iddia etmektedir: Ayet, Yahudilerin: "biz İsa'yı öldürdük" 
sözlerine cevap mahiyetinde gelmiştir. İsâ aleyhisselâmın öldürülmeyip 
semaya kaldırıldığını ifade eder. Bazılarının dediği gibi Hz. İsâ aleyhisselâmın 
öldürülüp semaya ref edilenin ruhu olduğunu iddia etmek, Yahudilerin 
iddiasını reddetmek değil, onları desteklemek olur. Hâlbuki ayet onların 
iddiasını çürütmek için gelmiştir. Ayrıca Hz. Allah Hz. İsâ aleyhisselâmı, 
bedeni ve ruhu ile birlik olarak semaya yükseltmemiş olup sadece onu ruhu 
ile yükseltmiş olsaydı, bu Hz. İsa'nın öldürülmesine aykırı olmazdı. Çünkü 
nice peygamberler öldürülmüş, şehit edilmiş sonra da ruhları yükseltilmiştir. 
Hâlbuki bu ayette Hz. İsâ aleyhisselâmın yükseltilip kaldırılması 
öldürülmesine zıt olarak gösterilmiş, öldürülmediğine delil gösterilmiştir. Bu 
durum gösteriyor ki, Hz. İsâ aleyhisselâmın yükseltilmesi ruh ve bedeni ile 
yükseltilmesidir. Hz. İsâ aleyhisselâmın ölmediğini, hayatta olduğunu 
göstermektedir. Kevserî, yukarıda mealini verdiğimiz ayetlerde geçen 
"teveffa" kelimesinin ölüm anlamına değil, kabzetmek ve almak anlamına 
geldiğini diğer ayetlerle pekiştirerek şöyle der: "Allah, ölenin ölüm zamanı 
gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne 
hükmettiği canı alır, ötekini belirli bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, 
bunda iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." 36 Bu ayette geçen 
"teveffi" kelimesi "ölüm" değil "almak" manasına kullanılmıştır. Eğer ölüm 
manasına gelseydi "mevt" kelimesinin, anlamsız olması gerekirdi, hâlbuki 
Allah Teâlâ 'nın kelâmında anlamsız kelimenin olması düşünülemez. 
Dolayısıyla ayetlerde geçen "teveffi" kelimeleri ölüm anlamına değil huzura 
almak manasınadır. Hz. İsâ ölmemiş diri olarak semaya kaldırılmıştır." 
Kevserî, "Ehi-i Kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman 
edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şahit olacaktır" 3 ' ayetinde geçen 
"ölümünden evvel" kelimesinin yeryüzüne inişinden sonraki ölümü 
olduğunu söylemektedir." Şüphesiz ki o (İsâ), kıyametin (ne zaman 
kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, 
dosdoğru yoldur" 38 ayetindeki zamirin Hz. İsâ aleyhisselâma raci olduğunu 
söyleyen el-Kevserî, ayette geçen "\e ılmün" kelimesinin "lealemün" 

36 Zümer, 42. 

37 Nisa, 159. 

38 Zuhruf, 61. 



20 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



şeklindeki kıraatlarını da göstererek Hz. İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne 
inişinin, kıyametin alametlerinden olduğunu da söylemektedir. Zâhid el- 
Kevserî bu bilgileri verdikten sonra Hz. İsâ aleyhisselâmın diri olarak semaya 
kaldırıldığını, ahir zamanda yeryüzüne ineceğini söyler. Bunun dışındaki 
görüşlerin delile dayanmayan hayallerden ibaret olduğunu, mütevatir 
hadislerin de İsâ aleyhisselâmın semaya diri olarak kaldırılıp ahir zamanda 
ineceğini ifade ettiğini söyler ve ümmetin de aynı inanç üzere devam ede 
geldiğini belirtir. (Kevserî, Nazratün Âbirah, s. 105.) 

İsâ aleyhisselâm çarmıhta öldü ve sonra yeniden dirildi mi? 

Asırlar boyunca İsâ aleyhisselâmın çarmıhta ölüp ölmediği sorununa 
verilen tek bir "doğru- kesin" cevap asla olmamıştır. Gerçekte tefsircilerin 
geniş çaplı ve bilgince düşüncelerinin gösterdiği gibi, bu sadece "evet ya da 
hayır" ile cevaplanacak bir sorun değildir. Müslümanların asırlardır 
verdikleri farklı cevaplar arasında, Hıristiyanlarla ortak bir zemin bulmak için 
günümüz Müslüman veya Hıristiyanlarının sandıklarından daha fazla imkân 
vardır. Temel tefsirlerde bulunan yorumların kısmi bir listesi aşağıdadır: 

1) ölüme benzetilme teorisi 

2) uyku teorisi (çarmıhta bilincini yitirme dâhil) 
3) kabz 

4) kronolojik dönüşüm, eskatalojik ölüm ve yeniden dirilme ile birlikte 

5) Allah Teâlâ İsâ aleyhisselâmın dünya hayatına son verdi 

6) Allah Teâlâ İsâ aleyhisselâmı ruh ve beden olarak bütünüyle aldı 

7) Ne zaman ve nerede ölüm ve yükselişin vuku bulduğu noktasında 
bilinemezcilik 

8) Benliğin ve dünyevi arzuların ölümü 

9) Tıpkı şehitler gibi İsâ aleyhisselâm gerçekten öldü ancak şimdi Allah 
Teâlâ katında diridir 

10) Gerçek zahiri ölüm ve yeniden dirilme. 

Kuşkusuz bütün bu yorumlar birbirlerini dışlamamaktadırlar. Sözgelimi, 
3., 5. ve 6. şıklar aynı şeyi söyleyen farklı sözler olarak kabul edilebilir. 
Bunun Müslüman-Hıristiyan diyalogu ile ilgili imaları nelerdir? 10. şık 
kuşkusuz Hıristiyanlar ile aynı zemine sahiptir. Ancak 3., 5., 6., ve 9. şıklar 
yine yakın zemine işaret etmektedirler. 39 

İsâ aleyhisselâmın Nüzulünün Tasavvufî Yorumu 

Mehmed Emin Tokadî'ye göre, Hz. İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne inişi, 
akl-ı me'âdın (uhrevî akıl) yakîn nuru ile insanda görünmesinden kinayedir. 
Hz. İsâ aleyhisselâmın indikten sonra Deccâl'ı öldürmesi ve onun kötülükleri 



CUMMİNG, Joseph L. İsâ aleyhisselâm Çarmıhta Öldü mü? Sünni Tefsir 
Kitaplarında isâ aleyhisselâmın Dünyevi Hayatının Sonu Hakkında Tarihi Düşünceler 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 21 



yaymasına son vermesi ise akl-ı me'adın kötü sıfatların ortaya çıkmasını 
önlemesi şeklinde tevil edilir. 40 

Cilî ise, Hz. İsâ aleyhisselâmın Allah Teâlâ'nın ruhu/ruhu'llah olduğunu ve 
hakkı temsil ettiğini belirterek, hak belirince batıla ait olanların ortadan 
kalkacağını ifade eder. Yani hak/gerçek ortaya çıkınca insana şüphe veren ve 
karışıklık meydana getiren onun dışındaki her şey yok olup gider. 41 Buraya 
kadar anlatılanlardan hareketle Deccâl'ın kötülüğü ve onu yaymayı, Hz. İsâ 
aleyhisselâmın ise söz konusu çirkinliklerin ortadan kalkmasını ve iyiliklerin 
meydana gelmesini temsil ettiği söylenebilir. 42 

Bediüzzaman Said Nursî kaddese'llâhü sırrahu'l-azizin Hz. İsâ alevhis 
selâmın nüzulü hakkındaki görüşleri 

Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nüzulüne ve Deccâl'ı 
öldürmesine ait ehadîs-i sahihanın mana-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir 
kısım zahirî ulemalar, o rivayet ve hadîslerin zahirine bakıp şüpheye 
düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurafevari bir mana verip âdeta 
muhal bir sureti bekler bir tarzda, avam-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler 
ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte 43 ederek, hakaik-i 
İslâmiyeye tezyifkârane bakıp taarruz ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehadîs-i 
müteşabihenin hakikî tevillerini Kur'an feyziyle göstermiş. Şimdilik numune 
olarak bir tek misal beyan ederiz. Şöyle ki: 

Hazret-i İsâ aleyhisselâm Deccâl ile mücadelesi zamanında, Hazret-i İsâ 
Aleyhisselâm onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılına 
onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudça o derece Deccâl'ın heykeli 
Hazret-i İsa'dan büyüktür, diye mealinde rivayet var. Demek Deccâl, Hazret-i 
İsâ Aleyhisselâm'dan on, belki yirmi misli yüksek kametli olmak lâzım gelir. 
Bu rivayetin zahirî ifadesi sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana münafî olduğu gibi, 
nev'-i beşerde cari olan âdetullaha muvafık düşmüyor. 

Hâlbuki bu rivayeti, bu hadîsi, hâşâ muhal ve hurafe zanneden zındıkları 
iskât ve o zahiri ayn-ı hakikat itikad eden ve o hadîsin bir kısım hakikatlarını 
gözleri gördükleri halde daha intizar eden zahirî hocaları dahi ikaz etmek 
için, o hadîsin bu zamanda da ayn-ı hakikat ve tam muvafık ve mahz-ı hak 
müteaddid manalarından bir manası çıkmıştır. Şöyle ki: 

İsevîlik Dini ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini muhafaza hesabına 
çalışan bir hükümet ile resmî ilanıyla, zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve 
bolşevizme yardım edip terviç eden diğer bir hükümet ki, yine hasis 
menfaati için İslâmlarda ve Asya'da dinsizliğin intişarına tarafdar olan 
fitnekâr ve cebbar hükümetlerle muharebe eden evvelki hükümetin şahs-ı 



40 (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,) Tokâdî, Tevil-i Ehâdis-i Eşrât-ı Sa'a, vr. 14b. 

41 (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,) Cîlî, el-insanü'l-kâmil, c. 2, s. 54. 

42 (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,) 

Serrişte: f. İp ucu. Emare, delil. Vesile. Başa kakmak. Maksad. 



22 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



manevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyanının bütün tarafdarları da bir 
şahs-ı manevîsi tecessüm eylese, üç cihetle, bu müteaddid manaları 
bulunan hadîsin, bu zaman aynen bir manasını gösteriyor. Eğer o galib 
hükümet netice-i harbi kazansa, bu işarî mana dahi bir mana-yı sarih 
derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvafık bir mana-yı 

-j ■ 44 

işarıdır. 

Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâm'ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet 
levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir 
letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî 
nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. 
Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye 
sallallâhü aleyhi ve sellem ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: 
Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı 
uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip 
İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i 
semavî kılmayla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de 
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin 
şahs-ı manevîsini temsil eden Deccâl'ı öldürür.. Yani inkâr-ı uluhiyet fikrini 
öldürecek. 45 

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, 
Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî 
İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul 
edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, 
hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen 
Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o 
İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i 
hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına 
karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, 
dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i 
semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak 
cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in 
va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; 
madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır. 

Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte 
insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve 
ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ 
ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misalîyle dünyaya gönderen 
bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm'ı, İsâ dinine ait en mühim bir 
hüsn-ü hatimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta 



Kastamonu Lahikası, s. 80 



45 Mektubat, s. 6 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 23 



olan Hazret-i İsâ, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve 
hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed 
giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil., belki 
onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette 
gönderecek. 

Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ olduğunu 
bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. 
Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır. 46 

Nasraniyet ya intifa veya istifa edip İslâmiyet'e karşı terk-i silâh 
edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da 
yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifa bulup 
sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını cami' olan hakaik-i İslâmiyeyi 
karşısında görecek, teslim olacaktır. İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber 
Aleyhissalâtü Vesselam işaret etmiştir ki: "Hazret-i İsâ nazil olup gelecek, 
ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir. " 47 

İsâ aleyhisselâmın nüzulü için bizler ne yapmalıyız? 

Herkes İsâ aleyhisselâmı beklerken yukarıda anlatılanlara bakarak 
düşünülmesi gereken Mehdî aleyhisselâmın gelmemesi ile İsâ 
aleyhisselâmın gelmesine çalışmak gerektiği gözlenmektedir. Bu nedenle 
İslam'ın intişarı karşısında İseviyetin müslüman olması gayreti bizlere hedef 
gösterilmektedir. Hz. İsâ aleyhisselâm velayetin mümessili olması ile 
nübüvvetin sona ermesi neticesinde İslam'ın dünya âlemini cem etmesi için 
batının hidâteyine yardımcı olmak her müslümanın vazifesidir. 

Beşeri bir vücudun indirilmesi Allah Teâlâ için âlemi yeni baştan 
yaratmaktan çok kolay olduğu bir gerçektir. 48 İsâ aleyhisselâmın diri olması, 
sırlanması veya tekrar yeryüzüne geri dönmesi önemi haiz bir mesele 
olmaktan çok taşıdığı mana yönüyle müslümanların istikamet yönünü 
belirleyici bir husustur. Şöyle ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizlere 
batıyı göstermiş ve başarının buradan geleceğini beyan etmiştir. 

Mesela Osmanlı Beyliği devletten imparatorluğa geçerken izlediği 
istikamet yine batıyı kendine katmak sevdası ile olmuştur. Eyyüb Sultan 
radiyallâhü anhın ihtiyar halinde Medine'den İstanbul'a getiren güç İsa'yı 
gökten yere indirmek için verilen gayrettir. Bu hareket İsevilere Hz. İsâ 
aleyhisselâmı tanrı olmayıp nebi olarak anlatmaktır. Bunu onlara 
anlatacakta müslümanlardır. İşte o zaman İsâ aleyhisselâm yeryüzüne inmiş 
olacaktır. Çünkü İsevilerin Hz. İsa'yı tanrı, Musevilerin tanrı soyundan 



46 Mektubat, s.57 

47 Hutbe-i Şamiye, s. 113- Mektubat, s. 470 

"Sizin yaratılmanız da, tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek kişiyi yaratıp iade 
etmek gibidir. Şüphe yok ki Allah bihakkın işiticidir, görücüdür." (Lokman, 28) 



24 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



geldikler için Yahudî olduklarını kabul etmelerinden vaz geçirmek için 1500 
yıl geçmiştir. Müslümanlar başarısız kalmıştır. Bu durumları hala devam 
etmektedir. Bu halin terkini sağlamak için biz müslümanların büyük gayret 
göstermeleri gerekmektedir. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem doğu milletlerinin toprağa 
bağımlılığını bildiği için batının sürekli hedefte kalmasını sağlamak için İsâ 
aleyhisselâmın nüzulü ile işaret etmiştir. Son zamanlarda müslümanların 
çeşitli sebeplerle batıya yönelişi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir 
mucizesidir. 

Hz. İsâ aleyhisselâmın nüzulü siyasal İslam'ın batıya yönelmesi ve onu 
kendine çevirmesi için verilen bir hedeftir. 

İsmet Özel İslam'ı "Batı'ya ait" kabul eder ve der ki; 

Müslüman olmak kesinlikle Hintli ve Çinli olmamak demektir. Bir zihniyet 
olarak. İnsan zihninin işleyiş biçimi olarak biz Batılılar bir ortak paydaya 
sahibiz. Hintliler ve Çinliler bu paydanın dışında. Bizimki, Helenistik kültürle 
daha doğru Atina - Kudüs ekseninde oluşmuş bir şeydir. 

Siyasal İslam dünyada daha gerçek boyutlarıyla yüzünü göstermedi. 
Şimdiye kadar siyasal İslam adına bildiğimiz şeyler büyük ölçüde Batı'da 
kodlanmış muhalefet olarak karşımıza çıktı. "Batı kültürünün bir parçası 
olarak İslam" yüzünden doğmuş bir siyasal İslam'ı içermiyor bu. Şimdiye 
kadarki manipüle edilmiş bir siyasal İslam'dı. Henüz dünyanın kültürel 
yarasına merhem olmayı öneren İslam siyasal manada biçimlenmedi. 49 

Müslümanların durumu göz önüne alınırsa, bu sözlerden anlaşılan hala 
Hz. İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne inmediği ve inişi içinde da binlerce yıl var 
olduğudur. 



Dolunay doğumuzda güneş batımızdan doğar 

Güneşin batıdan doğması bazı sûfîler tarafından ruhun bedenden ayrı 
kalması şeklinde yorumlanmıştır. İnsan, ruhunu aşağılık tabiatlardan 
kurtarıp melekût semalarına yükseltmesi gerekir. İnsanın bu şekilde 
ruhunu semalara yükseltme işini gerçekleştirebilmesi için, iki kere 
doğmuş olması gerekir. Biri kendi anasından, diğeri de kendinden 
doğmasıdır. İki kere doğmayan bir kişi, nesnelerin özünü/hakikatini 
kavrayamadığı gibi, kendi nefsini ve Hakkı da tanıyamaz. Ancak 
insanlardan yeterli manevî olgunluğa erişememiş olan avam 
seviyesindekilerin bunlardan haberi yoktur. Bu yüzden nebilerin ve 



49 http://www.milliyet.com/2000/09/25/haber/hab03.html 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 25 



velîlerin sözlerini hakkıyla anlayabilmek için insan-ı kâmil olmak gerekir. 
50 Fakat burada şunu ifade etmek gerekir: Sûfîlerin ikinci doğumla 
kastettiği, ruh göçü (ruh göçü, tenasüh) anlayışını savunanların iddia 
ettiği gibi öldükten sonra başka bir bedenle dünyaya gelmek değildir. 51 

Sûfîlerin anladığı tarzda ikinci doğum, kendi geçici varlığından geçip 
fenaya eren sûfînin ilahî hakikati keşfederek beka ile varlık bulmasıdır. 
Kısaca kişinin kendi özünün/hakikatinin farkına varmasıyla "Kendini 
tanıyan Rabbini tanır" sözü tecelli eder. Böylece "farkındalık" haline eren 
sûfînin kendinden yeni bir oluş ve doğum gerçekleşir. Gerçekleşen bu 
yenilenme olayı da sûfîler tarafından ikinci doğum olarak değerlendirilir. 

52 

Cîlî güneşin batıdan doğmasını varlığın batısında doğan ve keşf olarak 
kabul edilen insanın müşahede güneşine benzetir. Söz konusu olay 
gerçekleşip kişi kendisinin ne olduğunu ve kimliğini bildikten sonra hakiki 
vasıfları ile tahakkuk eder. Böylece hakikate eren kişi remizleri (sırları) 
çözerek mana örtülerini açar ve kurtulanlara karışır. Kişi bu hale erdikten 
sonra, ayrılık ve vuslat sergisi dürülür. Kıyamet anında tövbe kapısı 
kapandığı ve imanın faydası olmayacağı gibi burada da artık başka bir şey 
söz konusu olmaz. Bir şeye iman etmek veya inanmak için onun gaipte 
olması gerekir. Aradan örtünün kalkıp her şey ortaya çıktığı zaman 
gaiplik hali de gider. Böylece bu aşamada olay bizzat geçekleşir ve imanın 
herhangi bir hükmü kalmaz. Kıyamet esnasındaki gibi böyle bir manevî 
makamda maddi manada tövbe kabul edilmez ve günah bağışlanmaz. 
Çünkü günah ve bağışlanma ikilik mahalline ait şeylerdir. Fakat erişilen 
teklik/birlik makamı ikiliklerden ve onlara ait olan şeylerden 
münezzehtir. 53 

Diğer bir yaklaşıma göre de güneşin batıdan doğuşu, ruhun ilk 
merkezine dönüşüdür. Bu olay gerçekleştikten sonra tövbe kapısının 
kapanışı ise canı boğazına gelen kişinin tövbesi kabul olunmaz şeklinde 



50 



51 



Tokâdî, Tevil-i Ehâdis-i Eşrât-ı Sa'a, vr. 15a. 



Sûfîlerin ,devr anlayışı ,... Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz. (Bakara, 
156) ayetinden esinlenerek geliştirilmiş bir anlayıştır. Bu anlayışa göre İlahî varlığın 
yansıması olan insan sonunda tekrar yansıdığı yere dönecektir. Vahdet-i vücutçu 
sûfîlerin savunduğu bu anlayış tasavvuf edebiyatında, Devriye adıyla bir tür 
oluşturacak derecede önemli yer tutar. 

Sûfîlerin ruh göçü/reenkarnasyona (tenasüh) bakışının tespiti için bk. Mustafa 
Aşkar, ,Reenkarnasyon/Tenasüh Meselesi ve Mutasavvıfların Bu Konuya 
Bakışlarının Değerlendirilmesi, Tasavvuf, Ankara 2000, sayı: 3, s. 100; Adnan Bülent 
Baloğlu, islâm'a Göre Tekrar Doğuş: Reenkarnasyon, Kitabiyât Yay., Ankara 2001, s. 
141. 

Cîlî, el-insanü'l-kâmil, c. 2, ss. 54-55. 



26 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



yorumlanmıştır. 54 

Daha önce belirttiğimiz gibi Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 
Mehdî'yi beyan ederken kendisindeki Mehdîyyet ve İseviyyetten de haber 
vermektedir. Bu nedenle güneşin doğuşunun batıdan olmasına sebeb yine 
kendi varlığı olduğunu da ayan etmektedir. Bu ehl'ulllah için normal 
hallerdendir. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın bütün olarak tecelli ettiği 
kullarıdır. Onlarda Hâdî, ve Hay sıfatları tecelli ederken karşılığı olması 
gereken Mudil sıfatı da mecburen zuhur eder. Çünkü dünya şartlarında 
zıddiyet sebebiyettir. Niyâzî-i Mısrî efendimizde o zamanın İsa'sı ve Hatm-ül 
Evliyası olduğunu çoğu kez aşikâr etmiştir. 

Bu anlattığımızın bir benzerlerini İsmail Hakkı Bursevi kaddese'llâhü 
sırrahu'l-aziz şu şekilde anlatmaktadır. 

Arz-ı mukaddeseden sonra muteber olan şehr Konya'dur. Zira 
"şerefü'l-mekân bi'l-mekîn" hasebince hatmü'l-enbiyânun sırr-ı azîmi 
olan hatmü'l-evliyânun ferzend-i dil-bendi olan şeyh-i şüyûhu'd-dünyâ 
Sadreddin (Konevi) Hazretleri anda âsüdedür. Ve anun makdün olan 
culüm-i külliyye ve cüz'iyye ve tecelliyât-ı İlâhiyye ve telifat-ı nefîse-i 
ğaybiyye kimseye müyesser olmamışdur. Pes, hazret-i hatmü'l-evliyâ gibi 
kendi dahi beyne'l-asfıyâ âlem ve feyz-i nâ-mütenâhide bir okyanus ve 
alemdür. Ve andan sonra dide-i itibârda görünen Kıbrıs'dur 55 sırrı burada 
zikr olunmaz. 56 



ti^ga^nija^j 



Bu sözleri melek bana vahyetti 



"Melek" kelimesinin "risâlet: elçilik" anlamına gelen iki ayrı kökten, bir de 
kuvvet manasındaki "melk" kelimesinden türediği hakkında açıklamaların 
olduğu görülmektedir. Melekler, Allah Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmekle 
ve O'ndan aldıkları emirleri yerlerine ulaştırmakla görevli oldukları için 
onlara bu isim verilmiştir. Buna göre "melek" lügat bakımından "kuvvetli", 
"kuvvet sahibi" demektir. 

Kur'ân ayetlerinin işaretine göre melekler, hem ilmî ve kelâmî bir ruhî 



Cîlî, el-insanü'l-kâmil, c. 2, s. 55. 



"Şüphesiz ki her Deccal için İsâ ve her Firavun için de Musa vardır. Bin yılından 
sonraki yüzyılın başındaki müceddidi batın ve hatta zahir cihetinden tanıdık. O da 
zamanının alameti ve vaktinin kutbu, Kostantıniyye'de oturan hazret-i şeyhim El 
Seyyid Osman El Fazlı kaddese'llâhü sırrahu'l-azizdır. Ondan, birinci yüzden, sonra 
iki sene içinde Hakk'a yürüdü. O, ikinci yüzyılda ilk Mehdî'dir. ikinci ise, ikinci 
yüzyılın başında beklenendir." (BURSEVİ), v.l34b, 96. Varidat 
56 (BURSEVİ), v.l56b, 114. Varidat 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 27 



tebliğ yapmakta, hem de bir fiil, ilâhî kudret ve yaratmanın da tebliğcisi 
olmaktadırlar. Meleklerin, durumlarına göre insanlarla özel ilişki ve irtibatları 
vardır. Melekler, nebilerin ve müminlerin en büyük yardımcılarıdır. Onlar 
inananları manen destekler, cennetle müjdeler ve müminler için dua ve 
istiğfar ederler. 

Niyâzî-i Mısrî, Mehdî ve İsâ aleyhimesselâm ile ilgili sözlerinin nefsâni 
olmadığını bazı ilham ve işaretlerle bu sonuca ulaştığını bildirerek, yanlış 
anlayışa düşmeyin demektedir. 

U^>UUaı alttı eEg 

Karanlık gecede bize ilham olarak geldi. 

Ebû Yezîd el-Bistâmî (hyt. 234 veya 261 / 874), bu makam ve 

doğruluğu hakkında rusûm âlimlerine hitabederek der ki; 

"Siz ilminizi ölünün ölüden (rivayeti olarak) aldınız. Biz ise İlmimizi, 

hiç ölmeyen diriden aldık. Bizim gibiler; "Kalbim Rabbimden rivayet 

eder ki.." diyoruz. Sizler ise; 

"Filanca bana rivayet etti ki.." diyorsunuz. Hâlbuki o, nerede? diye 

sorduğumuzda; "O öldü." derler. "Filancadan rivayet etti." dediklerinde 

de, bu sefer o nerede? diye sorulur. Cevap; "o da öldü." olur. 57 

(Kelimât, 58 152-154) 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Mü 'm inin ferasetinden sakınınız, Çünkü o Allah Teâlâ'nın nuru ile 
bakar" 59 

Hacı İsmail Hakkı İhrâmî Sivasî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz; 

Gardaşlarım! Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de buyurdu ki: 

"Bizimle nübüvvet son erer, vahiy kesilir, ilham devam eder. Allah 
Teâlâ'nın yeryüzünde halifeleri olur ilhamla doğruyu haber ederler 
ferasetle gizliyi keşfederler." 50 Buyurarak ilhamın devam ettiğini 
müjdelemişlerdir. 



57 (ATAÇ, 1993), s. 412; 

Şerhu Kelimâti's-Sûfiyye ve'r-Red alâ ibn Teymiyye min Kelâmi'ş-Şeyhi'l- Ekber 
Muhyidddîn Îbni'l-Arabî, Mahmûd Mahmûd el-Gurâb, Suriye-Dımaşk, 1402-1981. 

Hadis İbn Ömer. Ebu Said el Hudri. Ebu Umâme, Ebu Hureyre gibi sahabelere 
izafeten rivayet edilir. Ancak her rivayette de zayıf, metruk ve hadisi kabul 
edilmeyen ravilerin olduğu belirtilir. Ahmet b. Hanbel. Yahya el Kattan, Buhârî, Ebu 
Davud. Nesaî. Darekutnî, ibn. Hibban gibi müdakkik ve muhakkik hadisçiler 
de aynı görüştedirler. Bkz. İbn. Cevzi. Mevzuat. 111/145-147: ibn. Arrak. M/305. 306; 
Sağâni. 51 
60 (ÖZDEMİR, 2008), s.8 



28 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Mısrî'yı korkak biri zannetmeyin 

Allah Teâlâ'dan korkmak, ulu bir duraktır; "İhlâs sahipleri pek büyük 
tehlikededir" denmiştir. Fare, arslandan hiç korkmaz; farenin korkusu 
kedidendir. Dünya ehli fare sıfatlıdır, Allah Teâlâ'dan korkma 
mertebesine erememişlerdir, Onlar, kendi cinslerinden olan şahneden, o 
sesten korkarlar. Akıl, bu dünyanın terâzisidir. Akılsız adamda anlayış 
yoktur; pisi temizden ayırdedemez. Akıl da, yalnızca her şeyi 
ayırdedemez, meğerki Hakk derdi, ona yardımcı ola. O dert, akla, doğru- 
düzen ayırt ediş kaabiliyeti verir de böylece Allah Teâlâ 'ya varan yolu 
aşar, kavuşma durağına erer. 

Dert, âhiret dilemek, Allah Teâlâ'ya kavuşmak için aklı kendisine araç 
edinir, Veliden başkası, nerden Allah Teâlâ'dan korkacak'? Bir karıncacık, 
ejderhadan korkmayı ne bilsin? Fare, kedinin önüne kahramanca 
gidemez; ama arslanın karşısına korkmadan gider. 

Pis fare kediye lâyıktır. İnatçı arslan fareye saldırmaz. Halk, şahneden, 
o sesten korkar. Hakk'tan korkansa eşi bulunmayan kişidir. Ancak, öküz 
adamdan veya süt emen çocuk, yılandan, akrepten korkar mı hiç; 

Kimin aklı fazlaysa korkusu da fazladır. Bilmeyen kişiyeyse melhem 
de birdir, yara da. Korkmak, ürkmek, aklın işidir; aklı olmayanın iyiden, 
kötüden haberi bile yoktur. Akıl gerek ki onların arasından aşağılık kişiyle 
yüce kişiyi ayırdetsin. Ama aklın ayırdedişi de tam değildir; çünkü derdi 
olmayan akıl, hamdır. Akıl, dertle eş oldu mu, ondan sonra onun re'yi 
sağlamlasın Dertsiz akıl, dünyaya kılavuzdur; ama derde düştü mü, 
âhiretin Hayder'i olur. Akla, beğenilen yolu seçecek gözü, görüşü veren, 
derttir, 

Böylesi akıl, boyuna Allah Teâlâ'yla meşgul olur. Boşboğaz, kötü işli 
nefse eş olmaz. Aşağılık himmeti yücelir; artık ne padişahtan korkar ne 
validen. Göğün yücesinde meleklerle uçar. Her solukta yeni bir bayrak 
açar. Aşk mushafını candan okur, onun bildiğini kim bilebilir, kim 
anlayabilir ki? Ebedî saltanata nail olur; mekân âleminde mekansız 
padişah kesilir, Böyle olur ey can, belki de yüz misli olur; onun hâli sözle 
anlatılamaz. 51 



\iyA^İ «U 1 J (>>J l*-i jfrî ^y 

Yemin olsun Allah Teâlâ'nın yardımı Deccâl'in kahrına karşı vardır. 



61 (VELED), başlık CXII, b. 5040-.. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 29 



DECCÂL'IN ÇIKIŞI 

Masdarı J>o "deveyi katranla çokça yağlamak" çoğulu Deccâl 

olan Arapça sözlüklerde "yalancı mesih, büyüsü ve yalanları ile hakkı batıl 
ile karıştıran, yalan söyleyen, göz boyayan, hak ile batılı karıştıran" 

anlamlarına gelmektedir. İbranice sözlüklerde de yer alan "Deccâl", 
"Kızgınlıkla karşıladı, aldattı, terk etti" anlamlarına gelen "dagala" 
kelimesinden türetilmiştir." Daggâlâ" yalancı, sözünde durmayan 
manasındadır. Klasik kaynaklarda Deccâl "ahir zamanda onaya çıkıp 
göstereceği harikulade olaylar sayesinde bazı insanları dalalete 
sürükleyeceğine inanılan kişi" şeklinde tarif edilmektedir. Deccâlın bir lakap 
olduğu, çok yalancı, gizleyici, sahtekâr olması, hakkı bâtıl ile örtme 
hususunda olağanüstü bir gücü bulunması nedeniyle bu lakabın yakıştırıldığı 
da söylenmektedir. 

Deccâl'la ilgili inanışların ilk defa ne zaman ve nerede ortaya çıktığını 
söylemek mümkün değildir. Tarih boyunca doğu toplumlarının anlayışına 
göre yaratıcı ile kötüler arasında sürekli bir mücadele olmuş, onların 
inançları bu yapıda şekillenmiştir. Bu anlayışın kutsal kitaplarda da yer aldığı 
görülmektedir. 

Hıristiyan kültüründe, İsâ Mesih düşmanlarını ifade etmede Antikrist 
(Mesih Düşmanı) terimi kullanılmaktadır. Antikrist aynı zamanda ahir 
zamanda Hıristiyanlığı yıkmaya çalışacak olan şeytanî şahsiyet (Deccâl) 
olarak düşünülmüştür. Matta İncili'nde Deccâl'ın karşılığı olarak "mesiha 
daggala"." nabiyya daggala" gibi ifadeler kullanılmıştır. Şakirtleri Hz. İsâ 
aleyhisselâma dünyanın sonunun yaklaşmasının alametinin ne olduğunu 
sorduklarında o da mesihin kendisi olduğunu söyleyen yalancı mesihlerin 
çıkacağını, bu kişilerin büyük alametler ve harikalar yapacaklarını, bazılarını 
saptıracaklarını söyler. 

Tarihte gerek Hıristiyan dünyasında gerek İslâm dünyasında çeşitli 
şahsiyetlerin Deccâl olarak düşünüldüğü görülmektedir. 

Hıristiyanlığın ilk yıllarında Neron (ö. 9 Haziran 68) Deccâl olarak 
düşünülürken. Haçlı seferleri sırasında Yahudiler Türkleri Deccâl olarak 
görmüş, Türklerin İsrail'in intikamını alarak Hıristiyan kiliselerini ahıra 
çevireceğini düşünmüştür. Vahiy kitabında Deccâlın simgesi 666'dır: 
"Hikmet buradadır. Anlayışı olan, canavarın sayısını hesap etsin: çünkü 
insan sayısıdır ve onun sayısı altı yüz altmış altıdır" (Kitab-ı Mukaddes 
1988: Vahiy. XIII. 13). Eskiden sayıları ifade için harf kullanılması ve 
Neron'un ismindeki harflerin 666"ya eşit olması Neron'un Deccâl olarak 
düşünülmesine neden olmuştur. Sonraki dönemlerde gerek Martin Luter 
(1483-1546) gerekse John Jewel (1622-1571) tarafından Papa ve papalığın 
Deccâl olarak tarif edildiği görülmektedir. 

1760'lı yıllarda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Deccâl 



30 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



olduğu iddia edilmiş, hatta bu iddialarını desteklemek amacıyla Muhammed 
ismini 666 simgesiyle özdeşleştirmek için Moametis şeklinde 
değiştirmişlerdir. Son dönem Hıristiyanlık dünyasında Deccâl olarak 
düşünülen isimler şunlardır: 

Henry VIII (1207-1272), 

GreatPeter (1239-1285), 

Queen Mary (1515-1560), 

Oliver Cromvvel (1599-1658), 

Napoleon Bonaparte (1769-1821), 

Napoleon III (1808-1873), 

Vilademir Lenin (1870-1924), 

Kayser VVilhelm (1878-1945), 

Adolf Hitler (1889-1945), 

Joseph Stalin (1879-1953), 

Friedrich Nietzsche (1844-1900). 

Târih-i Cihan Gûşâ yazarı Alaaddin Ata Melik Cüveynî (ö. 4 Zilhicce 
681/1283) eserinde Harizm devletinin idarecilerinden Şerefeddin Harezmî' 
yi, Deccâl'e benzetmekte, Horasan'a gelişini Deccâl'in gelişine 
benzetmektedir. Tarihçi Mustafa Âli (1541-1600) III. Murad dönemi 
sadrazamlarından Sinan Paşa'yı Deccal olarak gösterirken özellikle yirminci 
yüzyılda Afrikalı Müslümanlar Avrupalı sömürgecilerin Deccal olduğuna 
inanmış, hatta bu inanç Müslümanların fanatizme yönelmesine ve harekete 
geçmesine neden olmuştur. 62 

EŞRÂT-I SAAT (KIYAMET ALÂMETLERİ) RİSALESİ 

Ey ilâhi sırra talip olan! 63 

Bil ve haberdar ol ki âlem-i âfakta (dıştaki âlem) her ne var ise elbette 
âlemi enfüste (iç âlemimizde) de vardır. Çünkü insan büyük nüsha 
olduğundan iki yönü de içine alır. Bu sebepten iki âlemin sultanı Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin işaret ve beyân buyurduğu eşrât-ı 
saat (Kıyamet alâmetleri) de iç âlemde mevcut olmak lazımdır. Ümmetin 
ariflerine ise vücutta olanı bilmek lâzımdır. Yoksa dışta kıyamet olacağını 
beklemekten bir şey hâsıl olmaz. "Her nebi ümmetini deccal ile 
korkutmuştur" mealindeki hadîsi şerifde işin enfüsi olacağını işaret etmiştir. 
Zira enbiya Hazretleri deccalın kendi zamanlarında çıkmayacağını 
bilirlerdi. 

Evvelâ Benî Asfar çıkması, insanda hayvani sıfatların meydana 



62 (YAMAN, Ekim,2002),s. 32-40 



Niyazi-i Mısri, Risale-i eşrat-ı saat [Kitap]. - Atatürk Kitaplığı, istanbul : [s.n.]. - Cilt 
297.453 NİY-BEL_Yz_ K.000502/02; 297-7 MC_Yz_K.000339/06. 
Niyâzî-i Mısrî Sadeleştiren: Erdem MEMİŞOĞLU, Risâle-i Eşrât-ı Saat [Kitap 
Bölümü] // Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî. - Ankara : İmaj, 2003, s. 71-74 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 31 



çıkmasından ibarettir. Çünkü insanda en evvel yaratılmış olan bu sıfattı. 

İkinci olarak Ye'cüc Me'cüc çıkması, insanda yerilmiş sıfatların, bozuk 
fikirlerin bütünüyle meydana çıkmasından ibarettir. 

Üçüncü olarak Deccal çıkması, insanda akl-ı maaşın (Dünya işini gören 
akıl) Tanrılık ve yücelik isteği ile meydana çıkmasıdır. 

Dördüncü olarak Hz. İsa'nın inmesi, akl-ı meâdın (Ahret işini gören akıl) 
kat'î inanç nuru ile meydana çıkmasıdır. Ve Deccâlı öldürmesi onun 
hükmünü ibtâl etmekten ibarettir. Nitekim Şeyh Sadrettin Konevî 
Hazretleri buyurmuştur: "Deccal dünyanın hakikatinin mazharıdır. Onun 
için sağ gözü kördür. Yani Hakkı görmez. Hz. İsâ ise ahiret hakikatinin 
mazharıdır. Onun ortaya çıkışı, Hakkın doğuşu zamanıdır. Zira her ne 
zaman ki akl-ı meâd zuhur eder elbette akl-ı maaş mahvolur." 

Beşinci olarak Mehdî aleyhisselâmın çıkışı, akl-ı küll (ilâhi akıl) ve ruh-ı 
âzamin ortaya çıkışından ibarettir. O ruh ümmetin haslarına Rahmanın 

nefhası (üfürmesi) ile olur. Herkese olmaz. Ve Kur'an'da <cj c^Jiıj «C^l* lj\i 

jıA>-ll» aJ \jm& ,_j>-jj °j* "onu düzenlediğim - insan şekline koyduğum ve 

ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın" 64 

buyurduğu bu ruha işarettir. Bu cihetle mürşidlerin sâdık taliplere üfledikleri 
Muhammedi maya ruhu işte bu ruhtur. 

Altıncı olarak Dabbetü'l-arz'ın çıkması, nefs-i levvâme zuhurundan 
ibarettir. Bir elinde Musa aleyhisselâmın asası, diğerinde Süleyman 
aleyhisselâmın mührü olduğu. Asâ ile müminlerin yüzünü sıvayıp ehl-i 
cennet idiği ve mühürü kâfir yüzüne vurmakla kâfir ve cehennemlik olduğu 
belli olmak içindir. Demek nefs-i levvâmenin (kötülükten sonra içe 
huzursuzluk, rahatsızlık veren nefis) bir yüzü nefs-i mülhimeye (ilham eden 
nefis) diğer yüzü nefs-i emmâreye (insanı kötülüğe sürükleyen nefis) dönük 
olduğunu işaret ettirmek içindir. Yâni saîd ve şakî olmaya istidadı ve imkânı 
vardır. Tabî olursa sâid, âsî olursa şakî olduğu yüzden zahir olur. 

Yedincisi güneşin batıdan doğması, ruhun bedenden ayrılmasından 
ibarettir. Ve ondan kinayedir. Zira ne zamanki ruh cisme taalluk 65 etti o 
zaman doğdu demektir. Ve ayrılışında ise batıdan doğdu demek olur. 

Ey tâlib-i irfan-ı Muhammedi olan âşıklar! Bu sözleri anlayabilmeleri için 
tabiat-ı esfelînden melekût semâlarına vülûc 66 etmeleri yani iki kere 
doğmaları ile mümkün olur. Birisi anadan diğeri kendinden doğmasıdır. 
Nitekim Hz. İsâ aleyhisselâm "Men lem yûled merreteyni len yelice 
melekûtissemâvâti ve-l arz". Yani "İki kere doğmadan eşyanın cevherini 



64 ı ı- -in 

Hıcr, 29 

Taalluk: Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. Dünya alâkası. Sevme. 

Vüluc: Girme, sokulma, duhul etme. 



32 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



anlayamaz." buyurmuştur. Aynı zamanda nefsin hakkını tanıyamaz. İmdi 
bu şartların hakikatini anlamak ehli sülük olmağa muhtaçtır. Zira avam bu 

inceliklerden habersizdir, l^ j^üT^ l-jjÖ 1^ j**£\j fv>^ "rf îfâ'r^^ ^0^ ^J 

Şilili jli eüjl J^l jli jT ^d eüjl \# ^illo"if o^^ p& ^ ojV^ ü^ ( (*& 

67 "And olsunki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların 
kalbleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları 
vardır ama işitmezler, işte bunlar hayvanlar gibi hatta daha da 
sapıktırlar." bunların şanındadır. 

Elhasıl enbiyâ ve evliyanın rumuzunu anlamak insân-ı kâmile mülâki 
olmakla hâsıl olur. Başka türlü olmaz. Vesselam. 



67 A'râf, 179 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 33 



'Ve ba'di hamd-i illa lehu alen-Nebiyyis salat- r" »SCaM Lf ^\ D& *$j\ Itui- A« j 
Muhammedün mustafâhü vehüve efdalunâ HAjsil ^_*j »UkUi jvüJ 



l/e o/i/ıi ttayyibîn ve sahbihi't-tahirîn 
Ensaru dînî mubînin ve kullunu m hayruna 
Sümme's-salatü alâ'l-velî min Hâşimin 
Sümmiye ismu nebiyyül'llâh ekvâmünâ 
Ve dînuhû hayru dînu'llâh muntesıran 
Ve seyfuhû'l-azîmu gufluhû mufettihunâ 
Ve ilmuhû ilmunâ ve hıkemuhu hukmuna 
Ve adluhû adlunâ makâmuhû Mısrunâ 



" s f ' 

a s a a 

tjva» A^.11. bJj^P AİjvP j 



»5Ql [yil J* ^1 Itûi- jİTj 
Sonra Allah Teâlâ'ya hamd ve Nebi 'ye salât olsun 

Üzerimize farz olan vazifelerden biri Allah Teâlâ'nın Resulü, Mevlâmız 
Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme salât ve selâm getirmektir. Bu 
amelimiz ibadetlerimizin kabul olmasına ve Allah Teâlâ'nın rızasını 
kazanmaya sebep olan mayadır. 

Salât ve selâmın öz ifadesi; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
Efendimize tazim göstererek, Allah Teâlâ'ya karşı kendimizi emniyete 
almaktır. Çünkü Allah Teâlâ'nın Zat-ı yaratılmışlardan ayrı ve ulaşılmaz 
olması bir uçurumun varlığına neden olduğundan, bu ayrılığı Fahri Âlem 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ile gidermiş oluruz. 

Allah Teâlâ'nın huzuruna varacak biricik yol Efendimize salât ve selâm 
getirme yoludur. Salât ve selâmlar ile O'nun dostluğunu kazanır ve Allah 
Teâlâ'ya ulaşırız. 

Çünkü kul, salât ve selâmı dahi yaparken Allah Teâlâ'nın zatına havale 
ederek O'nun yapmasını ister. Bu ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 



34 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Efendimizin Allah Teâlâ'nın yanındaki büyüklüğünü açığa çıkarır. Yani, kul 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mertebesini kavrayamadığı gibi, 
Allah Teâlâ'yı hiç kavrayamadığını gösterir. 

Bizim Efendimize salât ve selâm getirmemiz Allah Teâlâ'nın bize salât ve 
selâm getirmesine sebep olur ki, sonucu cennettir. Yaptığımız salât ve 
selâmlar Efendimize ulaştığından neticesinde kıyamette şefaat hakkına 
kavuşmuş oluruz. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"Kim bana (bir kere) salât okursa Allah Teâlâ da ona on salât okur ve 
on günahını affeder, (mertebesini) on derece yükseltir." 68 

Yine Nesâî'de Ebû Talha radiyallâhü anhdan gelen bir rivayet şöyle: 

"Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yüzünde bir sevinç olduğu 
halde geldi. Kendisine: 

"Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz!" dedik. 

"Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: 

"Ey Muhammedi Rabbin diyor ki: "Sana salavât okuyan herkese benim 
on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm 
okumam sana (ikram olarak) yetmez mi?" 59 

Hayatımız boyunca salât ve selâm okumanın fırsatlarını aramalı boş ve 
dolu zamanlarımızı bu zikirle doldurmalıyız. Salât ve selâm zikri buluğ çağına 
kavuşmayanların ve kendi başına yol gösterici birinin olmadan yapabileceği 
zikirlerdendir. Allah Teâlâ'nın zikri ise, tecrübeli bir kişiye ihtiyaç duydurur. 
Çünkü feyzi Celâl yönünden ve nuru yakıcıdır. Salât ve selâmın nuru ise 
Cemal yönünden olduğu için yakıcı ve zarar verici olmaz. 

Büyüklerimiz buyurdular ki; 

"Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi vesile ederek bir kul 
ihtiyacı için Allah Teâlâ'ya dua ederse, bu dua melekler vasıtası ile 
Efendimize ulaştırılıp, filan kişi haceti için Sizi vasıta kılarak Allah Teâlâ 
katında aracı olmanızı istiyor. Efendimizde onun için aracı olur. Allah 
Teâlâ'da bu isteği geri çevirmez." 

Allah Teâlâ'ya hamd edersek, O'nun rızasını, Mevlâmız Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve selleme salât ve selâm edersek hacetimizin olmasında 
Allah Teâlâ katında şefaat ve yardımcı bulmuş oluruz. 

"Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salâvat 
okuyandır." 70 

Yine Tirmizî'de Hz. Ali kerreme'llâhü veçheden kaydedilen bir rivayette 
şöyle denir: "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"Gerçek cimri, yanında zikrim geçtiği halde bana salavât okumayandır. 



68 Nesâî, Sehv 55, (3, 50). 

69 Nesâî, Sehv 55, (3, 50). 
70 Tirmizî, Salât 357, (484). 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 35 



Nasıl olur ki; bir kişi padişahın kapısını, vezirini geçmeden çalabilir. 
Maddiyatta böyle olunca manevî âlemde bu daha meşakkatli ve zordur. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: 

"Kim bana salâvat okumayı unutursa, cennetin yolunu terk etmiş olur:" 



İbadetlerimizi salât ve selâm ile süsleyip kabul olmasının yollarını 
aramalıyız. Şöyle ki; 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz dahi Zat-ı Muhammediye 
için salât ve selâm eder dua ederdi. 

Hz. Fatıma radiyallâhü anhadan rivayet edildi ki: 

"Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mescide girdiği zaman 
Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e salât ve selâm okur, sonra da: 

"Rabb'im! günahımı affet, rahmet kapılarını bana aç" derdi, çıkarken 
de yine Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e salât ve selâm okur, 
sonra da: 

"Rabbim! Günahımı affet, lütuf kapılarını benim için aç" derdi". 73 

Hulâsa 

Efendimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme insanların ömürlerinde 
bir kere salât ve selam okumaları farzdır. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem okunan salâvat kabul edilir. İsterse 
gösteriş için olsun. 

Kur'an-ı Kerim'de 

"Onlar, nefislerine kötülük ettikten sonra, eğer sana gelerek, Allah 
Teâlâ'tan afv dilerlerse, Allah Teâlâ'nın Resulü de, onlar için afv dilerse, 
Allah Teâlâ'yı tövbeleri elbette kabul edici ve merhamet edici bulurlar" 74 
buyuruldu. 

Allah Teâlâ'm Sen'i sevdiğimiz gibi sevgilin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem Efendimizi de seviyoruz. Bu sevgi yüzüne bizleri affet. 



uJLyaîl j-*j tkua - A' x*>v 

Onun seçtiği Mustafa ki bizim en faziletlimizdir. 

Hâkim Tirmizî kaddese'llâhü sırrahu'l-azize göre nübüvvet, perdeyi 
kaldırıp, gaybın sırlarına vâkıf olarak Allah Teâlâ'yı bilmektir. Nübüvvet, 



71 Tirmizî, Daavât 110, (3540). 



İmam Beyhâkî'nin Şuâbu'l imandan tahriç ettiğini imam Suyutî Menâhil s. 70'de 

kaydetmiştir. 

73 _. 
Tırmızı 

74 Nisa 63 



36 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Allah Teâlâ'nın nuruyla mestur olan eşyaya nüfuz eden bir gözdür. Böyle 
olduğundan dolayı Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem sıdk adımıyla 
gelmeye muktedir olabilmiştir. Allah Teâlâ, cûd ve kereminden ona 
nübüvvet verdiği ve onu mühürlediği için hiçbir düşman ona zarar 
verememiş ve nefs de ondan payına düşeni alamamıştır. (Hatmu'l-evliyâ, 
s. 342-343) Tirmizî buradaki "hâtem" kelimesi üzerinde özellikle durur 
ve şöyle der: 

"Allah Teâlâ, nübüvvetin bütün cüzlerini Muhammed sallallâhü aleyhi 
ve sellemde toplamış, tamamlamış ve mührüyle de mühürlemiştir. Allah 
Teâlâ onun delilini gizli tutmamıştır. Zahirî mührü iki omuzu arasında 
beyaz bir güvercin şeklindeydi. Bütün bu haberlere karşı kör olan kişi, 
buradaki "hâtem" kelimesinin son anlamına geldiğini zanneder. Bu 
ahmakça bir düşüncedir." Hatmu'l-evliyâ, s. 340-341 

Tirmizî, hâtemu'l-enbiyânın, Allah Teâlâ'nın, insanlara delili olduğunu 
söyler. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 

"İnananlara Rab'leri katında yüksek makamlar olduğunu müjdele" 
(Yunus, 2). Ayetin yorumunda kendine özgü üslubuyla şöyle demektedir: 
"O gün Allah celâl ve azametiyle göründüğünde şöyle der: Ey kullarım, 
ben sizi kulluk için yarattım. Kulluğunuzu getirin. Bu makamın 
korkusundan hiç kimsede his ve hareket kalmaz. Yalnızca Muhammed 
sallallâhü aleyhi ve sellem hariç. O bütün nebilerin önüne geçer. Çünkü 
o, kulluğun sıdkıyla birlikte gelmiştir. Allah Teâlâ onu kabul eder ve onu 
kürsînin yanındaki "Makâm-ı Mahmûd"a gönderir. Bunun üzerine onun 
mührünün üzerindeki perde kalkar ve mührün nuru ve aydınlığı onu 
aydınlatır. Kalbinden diline bir övgü yükselir ki daha önce hiç kimse Allah 
Teâlâ'yı böyle teşbih etmemiştir. Nebiler anlarlar ki Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem onlara Allah Teâlâ'yı haber vermektedir. O, ilk hatiptir, 
ilk şefaatçidir. Ona livâul-hamd ve kerem anahtarları (mefâtihu'l-kerem) 
verilir. Liva müminlere, diğeri ise nebileredir. Hâtem-i nübüvvet derin bir 
konudur." (Hatmu'l-evliyâ, s. 338) 75 



•jjbüall «^jj j^jjiîSI Ali j 

Tayyib 76 aline ve Tahir 77 ashabına da 78 salât olsun 



75 (ÇİFT, 2003), s.256-258 

Tayyib: iyi, hoş. İyi davranış. Temiz. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme 
Cenab-ı Allah (C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayyib 
denilmiştir. Fık: Helâlin her türlü şüphelerden uzak, saf ve temiz kısmına denir. 

Tahir: Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle 
özürlü olmayan. Zahir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bu isim verilmiştir. Müzikte: Makam ismi. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 37 



Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları 
takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir. 79 

"Beni gören veya beni göreni gören bir müslümana ateş 
değmeyecektir." 80 

"Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı 
Zülcelâl'e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, 
onlardan birinin infak ettiği bir müdd'e hatta yarım müdd'e bedel olmaz." 

81 

Hz. Ebu Musa radiyallâhü anh anlatıyor: "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: "Burada oturup yatsıyı 
da onunla birlikte kılsak" dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve: 

"Hala burada mısınız?" buyurdular. 

"Evet!" dedik. 

"İyi yapmışsınız!" buyurdu ve başını semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya 
kaldırdı ve şöyle buyurdu: 

"Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaat edilen şey semaya 
gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaat edilen 
şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi 
ümmetime vaat edilen şey gelir." 82 

"Bir yerde ölen Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, Kıyamet günü oranın 
ahalisine bir nur ve onlara (cennete şevkte) bir rehber olmasın." 83 

Said İbnu'l-Müseyyeb, Hz. Ömer radıyallahu anh'tan naklediyor: Demişti 
ki: "Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi dinledim, buyurmuştu ki: 

Ashab: (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip 
kişiler. Halk, ahali. Sahabeler, yani Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmüş 
ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, 
insanlık, doğruluk ve her türlü faziletlerde en ileri seviyede bulunan 
şahsiyetlerdir. Onlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi her an yakın alâka ile 
takip ederler ve O'na, her cihetle ittibaa çalışırlardı. Dâima sıdk ve sadakatten, 
doğruluk ve faziletten ayrılmamak cehdi içinde idiler, islâmiyetin neşir ve tamimi 
için her çeşit fedakarlıktan çekinmezlerdi. Risale-i Nur Külliyatından Mektubat isimli 
eserde denildiği gibi: "Âl ve Ashâb nâmında bu zevat-ı kiram, nev-i beşerin 
enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhur, en muhterem, en 
nâmdar, en dindar ve en keskin nazarlı tâife-i azimesi" dirler. 

Buhari, Şehadat 9, Fezailu'l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu's- 
Sahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 
10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18). 

80 Tirmizi, Menakıb (3857). 

81 Müslim, Fedailu's-Sahabe 221, (2540). 

82 Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 207, (2531). 

83 Tirmizi, Menakıb (3864). 



38 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



"Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında 
sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: 

"Ey Muhammedi Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar 
gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. 
Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse 
benim nazarımda hidayet üzeredir." 

Hz. Ömer der ki: "Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem (devamla) ilave 
etti: 

"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." 84 



Onlar dini mübînin ensarı 8S ve hepsi en hayırlılarımızda. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"Şayet Ensar bir vadiye veya geçide sülük etse ben de mutlaka Ensar'ın 
gittiği vadiye ve geçide sülük ederim. (Eğer hicret olmasaydı ben Ensâr'dan 
biri olurdum.)" 

Ebu Hüreyre radiyallâhü anh der ki: "Ona annem ve babam feda olsun. 
(Bu sözüyle haddi aşmış, Ensarın hakkından fazlasını onlara vererek) 
zulmetmiş değildir. (Zira) onlar O'nu barındırdılar ve O'na yardım ettiler veya 
bir başka kelime (ile ifade edilecek) yardımlar yaptılar. Mallarıyla kendisine 
ve Ashabına muavenette bulundular." 

"Benim kendisine sığındığım sırdaşım ehl-i Beyt'imdir, dayanağım da 
Ensar'dır. Öyleyse onların (Ehl-i Beyt ve Ensar'ın) kusurlularını affedin, 

87 

faziletli olanlarına da sarılın." 

"Allah Teâlâ'ya ve ahirete iman eden kimse Ensâr'a buğz etmesin." 
"Ensar dayanağımdır, sırdaşımdır. İnsanlar sayıca artarken onlar 



Rezin tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağir'de Suyuti kaydeder 
(Feyzu'l-Kadır 4, 76). ikinci kısmı da ibnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-ilm'de kaydetmiştir (2, 
91). 

Ensâr: (Nasır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, 
müdafi, muhafız vaziyetini alan ve Cenâb-ı Hak'tan ve Hz. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemden yardım ve nusret dileyen Sahabe-i Kiram hazeratı. Bu Zevat-ı 
Kiram Medine'deki "Evs ve Hazreç" kabilesindendirler. (R.Anhüm) Ensârullah da 
denir. 

Buhari, Menakıbu'l-Ensar 2, Temenni 9. 
87 Tirmizi, Menakıb, (3900). 
88 Tirmizi, Menakıb, (3903). 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 39 



89 

azalacaklar. Öyleyse onların iyilerine yapışın, kusurlularını da affedin. " 



Sonra salât Hâşimin Velisi Hz. Ali kerremellâhü vecheh'e olsun. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

" Ey Ali, sen dünyada ve ahirette Veli'msin" 90 

"Ali benden, ben de Ali'denim, kendisi tüm müminlerin Veli'sidir" 91 

" Ey Ali, sen müminlerin Veli'sisin ,m 

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gözetiminde özel yetişen 
Ebü'l-Hasen Ali b. Ebî Tâlib el-Kuraşî el-Hâşimî'nin (hyt. 40/661), 
"Allah'ın âyetlerinin ve hikmetin okunduğu" 93 evinde gelişip 
olgunlaştığı bilinmektedir. Şüphesiz onun içinde bulunduğu bu ortam ve 
yaşadığı çevre şartları, Kur'an ve Sünnet konusunda onun geniş ilim 
sahibi olan, "Vallahi, Kur'an'dan inen âyetlerin ne hakkında nazil 
olduğunu çok iyi bilmekteyim. Şüphesiz Rabbim bana akleden bir kalp 
ve konuşan sâdık bir dil bağışlamıştır" 94 ve "Benim yanımda olan ancak 
Allah'ın kitabı veya müslüman bir adama verilen anlama ve sezme 
kabiliyetidir" 95 diyerek Allah Teâlâ'nın kendisine lütfettiği ilim, hikmet, 
akıl, idrak ve sezgi gibi nimet ve imkânları dile getirendir. 

Medine'ye hicret edeceği sırada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi 
öldürmeye gelecek düşmanları oyalamak maksadıyla Mekke'de O'nu 
bırakması, hicretin beşinci ayında teessüs eden muâhât 96 esnasında onu 
kendisine kardeş olarak seçmesi, onun Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber 



89 Buhari, Menakıbu'l-Ensar 11; Müslim, Fezailu's-Sahabe 176, (2510); Tirmizi, 
Menakıb, (3901). 

90 Sahih-i Müslim c.2, s.24-Hz.Ali'nin faziletleri babında / el-Ha-kim'in "Müstedrek 
es-Sahihayn" c.3, s. 109 / Tabari'nin "Riyad'ul Nadara" c.2, s. 203 / Tirmizi"Kenz'ul 
Ummal" c.6, s.l52'den tahric etti. / İbn-i Hacer'in "Sevaik'ül Muhrika" s. 107 / Talhis 
el-Müs-tedrek s. 26 / Müsned el-Bezzar / Müsned-i Ahmet bin Hanbel 

91 el-Müttaki el-Hindi'nin "Kenz'ul Ummal" c.2, s. 607 / el-Münavi' nin "Künüz el- 
Hakaik" c.l, s.71 / el-Kunduzi el-Hanefi'nin Yena-bi'ül Mevedde" s.179 / Şerh'ül 
Ercüzat s.293 / İs'af er-Rağıbin s. 177,178 / El-Zehebi'nin "Talhis el-Müstedrek" 

Sünen-i Tirmizi c.6, s. 267 / Müsned-i Ahmet bin Hanbel c.4, s. 468 
93 Ahzâb,34 

Suyûtî, Celâleddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr, Târîhu'l-hulefâ (thk. 
Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd), Beyrut 1416/1995, s. 210. Krş. İbn 
Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf en-Nemerî el- Kurtubî, el-îstiâb fi ma'rifeti'l-ashâb 
(thk. Ali Muhammed el-Bicâvî), Kahire, ts., III, 1107. 
95 Buhârî, İlim, 39. 

Muahat: Kardeşlik edinme 



40 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



gazvelerine iştirak ederek Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin 
sancaktarlığını yapması, emsali görülmemiş kahramanlıklar göstererek 
zafer ve fetihler elde etmesi, Uhud ve Huneyn gazvelerinde çeşitli 
yerlerinden yara aldığı halde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi 
koruma ve kollamada olağanüstü gayret göstermesi, O'nun tarafından 
ona verilen "Ebû Türâb" künyesi/ lakabı yanında onun, "el-Murtazâ" ve 
"Esedullâhi'l-gâlib" gibi lakaplarla anılması, Hz. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve selleme kâtiplik/sekreterlik ve vahiy kâtipliği yapması, hicretin 
altıncı yılında Fedek'te Sa'd oğullarına gönderilen seriyyeyi, 97 onuncu 
yılında da Yemen'e düzenlenen seferi sevk ve idare etmesi, Tebük 
Gazvesi'nde Rasûlullâh'ın vekili olarak Medine'de kalması, Mekke'nin 
fethinden sonra Kabe'yi putlardan temizleme işini üstlenmesi, Hz. 
Ömer'in Filistin ve Suriye seyahati esnasında Medine'de askerî vali olarak 
kalması, İslâm tarihinin Cemel, Sıffîn, Nehrevan gibi talihsiz vak'aları 
sonunda gözyaşı döküp muhaliflerinin iman ve hidayetleri için dua 
edecek kadar hassas, takva sahibi ve idealist bir mümin ve imamımız ve 
efendimizdir. 98 



\ 7 

Allah Teâlâ'nın Nebîsi O'nu en kuvvetlimiz olarak isimlendirdi. 

Hz. Ali kerreme'llâhü veçhe kuvvetlimiz olunca bir imtihan vesilesi olması 
da mukadder oldu. Bazıları O'nun kuvvet ve cazibesine kapılarak çok 
sevdiler. Bazıları da inkâr ettiler. Çünkü kuvvet yerine göre büyük kazanç 
olduğu gibi büyük sorumluluklarda getirdi. Bu şekilde ifrat ve tefrid açığa 
çıktı. 

Hz. Ali kerreme'llâhü veçhenin şu sözü, ifrat ve tefritin bir helak 

sebebi olduğunu göstermektedir: 

"Benim hakkımda iki şahıs/zümre helak olacaktır: Aşırı derecede 

seven kimse ki, beni bulunduğum makamın dışında bir yere koyar ve 

bende olmayan vasıflarla beni över. İftira derecesinde buğzeden kimse 

ki, beri olduğum şeyleri bana atar/isnad eder" 99 



\yA^> «Ûl j)2 J*>- <»üi J 



Seriyye: Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi 

98 (GÜLER) 

99 Ahmed b. Hanbel, 1,160; ibn Ebi'l-Hadîd, ŞerhuNehci'l-belâğa, V, 6; XX, 40. 
(GÜLER) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 41 



Onun dini 100 Allah Teâlâ'nın en hayırlı yardım edilen dinidir. 

Cabir radiyallâhü anhın rivayetine göre Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi 
ve sellem Taifgünü Hz. Ali kerremallâhü vecheh ile uzun uzun yaptığı özel 
bir görüşmeyi gören imanlar Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bu 
konuşmanın uzun sürmesinin hikmetini sorunca Hz. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem 

"Onunla gizli konuşan ben değilim, Fakat Allah onunla gizlice uzun 
konuşmamı emir buyurdu. " der. " 101 

O'nun azametli kılıcı kilitlerimizi açıcıdır. 

Zülfekâr (Arapçada "çentikli" ya da. "boğumlu"), ZÜLFİKÂR olarak da 
bilinir, İslam geleneğinde Hz. Ali kerreme'llâhü veçhenin simgesi olan 
çatal kılıç. "Zülfakar... Fikar değil, /e/cor'dır aslında... Üstündür harekesi... 
Zû, sahib demek... Zülfakar; çukurlu, gedikli demek... Yapılışından dolayı, 
sanatından dolayı üstünün böyle gedik gedik olmasından, girintili çıkıntılı 

102 

olmasından dolayı "Zülfekâr" diye adlandırılmış." 

Bedir Savaşı'nda (624) öldürülen müşriklerden Munebbih bin el- 
Haccac es-Sehmi'nin ya da oğlu el-As bin Munebbih'in kılıcıyken, 
ganimet olarak ele geçirildikten sonra Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem tarafından Hz. Ali'ye verilmiştir. Gerçekte düz ve iki ağızlı bir Arap 
kılıcı olduğu halde, ağızlarında çentikler açılmış olduğu için Zülfekâr 
olarak adlandırıldığı sanılmaktadır. Ünlü tarihçi Asmâ'i, Tûs şehrinde 
Hâlife Reşid'i, kılıcı beline takmış olarak gördüğünü ve kılıcı ziyaret etmek 
isteyip istemediğini sormuş, kendisinin böyle bir arzusunun var olduğunu 



Din: Ceza, ivaz. İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hakk tarafından 
teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, 
dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, 
onları manasızlıktan ve abesiyetten kurtarır, insanların cemiyet hayatında barış 
içinde ve kardeşçe yaşamalarını sağlar, hakiki saadete ulaştırır. Dinin zayıfladığı 
cemiyetlerde ırkçılık ve ihtilâlci ideolojiler yayılır. Milletin birlik ve dirliği bozulur. 
Cenab-ı Hakk'ın Dergâh-ı Uluhiyyetine kulluk edasına vesile ve medar olan ibadet, 
İslâm, şeriat. Millet. Âdet, hâl, siyaset. Hesab. Kahr, galebe, istilâ. Mâlik 
olmak. Aziz olmak. İtaat etme. Verâ, takva. Mâsiyet ve ikrah ve hizmet. Hüküm, 
kaza ve ihsan. Bir şeyi âdet eylemek, de'b. Siret ve tarikat. Tedbir ve tevhid. 
Melik, mülk. Birisini hoşlanmadığı şeye sevketmek. İst: Allah ile kul ve kullar 
arasındaki münasebetleri tanzim eden nizam. 

Tirmizi bu hadisi Hasen Garib olarak nitelendirir. Bkz. Tirmizi. Menakıb. 20 
102 M. Esat COŞAN, 29. 12. 1993 - Melbourne Sohbetinden 



42 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



söyleyince kılıcı kınından çıkararak kendisine gösterdiğini ve kılıcın ağzın- 
da on iki boğum bulunduğunu kaydeder. Ama halk arasında çatallı bir 
kılıç olarak betimlenmiş ve öyle efsaneleşmiştir. 

Son olarak Abbasilere geçen kılıcın üstünde la yuktal muslim bi- kâfir 
(hiçbir Müslüman bir kâfiri öldürdüğü için öldürülemez) biçiminde son 
bulan bir yazı olduğuna inanılır. Hz. Ali'nin adı çevresinde yayılan 
efsanelerle birlikte Zülfekâr'ın da önemi artmıştır. Sıffin Savaşı'nda (657) 
kılıcın iki ucunun düşman askerlerinin gözlerini kör ettiği, Hz. Ali'nin 
onunla inanılmaz zaferler kazandığı ve 500'ü aşkın kâfirin başını 
kopardığı ya da gövdesini ortadan ikiye ayırdığı anlatılır. 

İmâm Şa'ranî, Bedr-i Münir'de kılıçta boğumun, işlenip süslenmiş 
olmaktan kinaye olduğunu yazar. Hattâ güzelliğini artırmak için nakışlar 
arasında yer yer çukurlar bulunup, küçük cevherlerle süslüydü. 

İmâm Hasen Basri, Urfe'den, o da İmâm Cafer Sadık aleyhisselâmın 
Muhammed ismindeki kardeşinden rivayet ederek: "Bedir savaşının 
yapıldığı gün, Rızvan isminde bir melek gökten nida edip şöyle der: 
Ali'den daha cesur bir genç ve Zülfikâr'dan da daha güzel bir kılıç 
yoktur". Fakat bu söz halk arasında değişikliğe uğrayarak bazı şâirler onu 
vezin kalıpları içinde değişik şekillerde ifade etmeğe çalışmışlardır. 

Eskiden İslam ülkelerinde değerli kılıçların üstünde la seyfe illa Zülfe- 
kâr (Zülfekâr'dan başka kılıç yoktur) yazısı yer alır, bunu genellikle ve la 
feta illa Ali (Ali'den başka yiğit yoktur) sözleri izlerdi. 






"Ey Fatma, Zülfekâr'ımı bana ver ki savaş ve çarpışma gününde 
benim yegâne yaver ve arkadaşım ancak bu kılıçtır." 

Zülfekâr, daha sonra Hazret-i Ali'den el değiştirerek, şehit olan 
Hazret-i Hüseyin'in oğlu Hasan'ın oğlunun oğlu Muhammed bin 
Abdullah'a geçmiştir. Mansur Devanikî ile yaptığı savaş esnasında şehit 
edilince el değiştirmiş ve Beni Neccâr kabilesinden birisine dörtyüz altın 
borç karşılığında teslim edilmiştir. Zülfekâr'ı ona verirken, şunları 
söylemiştir: "Bu kılıcı Ebû Talib'in çocuklarından kime verirsen ver, 
sana, bu kılıcın karşılığını verirler." 

Cafer bin Süleyman bin Ali bin Abdullah bin Abbâs, Yemen ve 
Medine'ye vali tâyin edilince kılıcı elinde bulunduran şahsı huzuruna 
çağırarak daha önce takdir edilmiş olan parayı vererek ondan almış; kılıç 
ondan da oğlu Mehdî'ye intikal etmiş ve Abbasî Devleti'ne geçerek bu 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 43 



devlet tarafından muhafaza edilmiştir. 103 



U«Ss^- <uSs^- j uJAp <UİP j 



O'nun ilmidir ilmimiz Onun hikmetidir hikmetimiz 

Hz. Ali kerremallâhü veçhe Efendimiz sahabeyi kiram arasında ilmi ve 
sırlara vukufiyeti babından en yüksek seviyede olduğu kabul edilen bir 
gerçektir. Hz. Ömer radiyallahü anhın bu konuda özel beyanı vardır. Onun 
için âlimler ilmini ona dayandırmak mecburiyetinde olduklarından dolayı 
Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu'l-azizde bu senedi ikrar etmiştir. 

Hikmet 

Muhyiddîn İbnu'l-Arabî kaddese'llâhü sırrahü'l-azîz, Tasavvuf ve 
Hikmet irtibatına geçerek şöyle der: 

"Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Tasavvuf ahlakıyla bezenmiş kimsenin 
"Hâkim" olması şarttır, olmazsa onun tasavvuftan nasibi yok elemektir. 
Çünkü tasavvuf hikmettir, hikmet ise ilm-i nebevî'dir". 

Bu tespitlerden sonra meseleyi muallâkta bırakmayarak kendine göre 
doğru "Hikmet"\n yerini de şöyle belirler. 

"İşleri ve hükümleri gerçek konuldukları yere, sebepleri de gerçek 
mekânlarına yerleştiren ve yerlerinden oynatılması gerekenleri de 
yerlerinden çıkaran gerçek Hukemâ; "melâmetivve" dir ki bunlar Allah 
Teâlâ yolunun yolcularının seyyidleri ve imamlarıdır, önderleridir. Âlemin 
Seyyidi de (Âlemin Efendisi) onlardandır ve onlarladır -ki o da Allah 
Teâlâ'nın Resulü Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem 'dir ve 
"...işte bu Hikmette ve ehlu'llâh yâni resuller ve veliler de gerçek 
Hâkimlerdir. (İbnu'l-Arabî, el-Fütûhât, 11/16, 523) 104 

Hikmet mü'minin yitiğidir; nerede bulursa alır." 105 Sözü, bu konuda 
müslümanlar için önemli bir uyarı niteliğindedir ve söz söylemek de 
dahil, her işin kuralına uygun, isabetli ve doğru yapılmasını öğütleyen 
İslami bir kuraldır. Değerli bir araştırmacı, bir konferansında, bu sözün, 
hadis değil, mantık bütünlüğünden yoksun uydurma bir söz olduğunu, 
çünkü mü'minin hiçbir zaman hikmeti yitirmediğini, zira Kur'an ve 
sünnetin bizatihi birer hikmet olmaları hasebiyle, bunların dışında bir 
başka yerde hikmet aramanın mü'min için mümkün olamayacağını 
söylemişti. Oysaki bu hadiste, hikmetin yitirilmesinden değil, hikmet 
karşısında mü'minin takınacağı tavırdan ve muameleden 
bahsedilmektedir. Esasen hikmeti, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet naslarıyla 
sınırlamanın da, bizzat Kur'an-ı Kerim ve Sünnete göre doğru olmadığını 



103 AnaBritannica, Zülfekar Maddesi. (Hz. Ali, 1981), s. 194-195 

104 (KILIÇ, 1995), s.88 

105 Keşfu'l-Hafa, Beyrut, 1351, 1/363-364. 



44 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



da unutmamak gerekir. 106 



\ij& <^\1« bJ jvp Aİ jvP j 



O'nun adaletidir adaletimiz. Onun makamı bizim Mısrî'mizdir. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: 
"Ali insanların en hayırlısıdır, bundan şüphe eden kafir olur" 107 

Hz. Ali kerreme'llâhü veçheyi rahmet ve dua ile yâd etme konusunda 
kendisine borçlu kalındığını bir kez daha hatırlatmalıyız. 

"Bizden istifade edip de bizi rahmet ve dua ile yâd etmemek, sizin 
için hiç de hoş olmaz ve büyük bir kusur olur". 108 

"Onun makamı bizim Mısrî'mizdir" deki mana maneviyat ilimlerinin 
kaynağı Hz. Ali kerreme'llâhü veçhe Efendimizdir. Niyâzî-i Mısrî de bu 
kaynaktan içmektedir; demektir 

Hz. Ali kerreme'llâhü veçhe buyurdular ki; 

"Bana sorunuz, vallahi Kıyamete kadar neyden sorarsanız size haber 
veririm. Bana Allahın kitabından sorunuz, her ayetin gece mi, gündüz 
mü, dağlıkta mı, düzlükte mi indiğini bilirim" 109 

"Sorun benden beni yitirmeden, bana gökyollarını sorunuz, onları 



■ 110 



yeryüzü yollarından daha iyi tanırım' 

"Gayb sırlarından bana sorunuz, mürsel nebilerin tüm ilimlerine 
varisim ben" ıu 

"Bil ki tüm semavi kitapların esrarı Kur' an' da toplanmıştır, Kur'an'ın 
tüm esrarı Fatiha 'dadır, Fatiha 'n m tüm esrarı Besmelededir, 
Besmelenin tüm esrarı 'B' harfi ndedir, 'B' harfinin tüm esrarı da onun 
altındaki noktadadır." Daha sonra şöyle buyurdu : " 'B' harfinin 
altındaki nokta benim. " ın 



106 (ŞICIK) 

107 el-Müttaki el-Hindi'nin "Kenz'ul Ummal" c.ll, s.625, Hadis no: 33045 / el- 
Münavi'nin "Künüz el-Hakaik" s. 92 / el-Kunduzi el-Hanefi'nin "Yenabi'ül Mevedde" 
s.l80,247/el-Bağdadi'nin "Ta-rih-i Bağdat" c.7, s.421 

108 (GÜLER) 

109 Tabari'nin "Cami'ül Beyan" c.l, s.114 / el-Suyuti'nin "Tarih'ül Hulefa" s.214 / 
Feth'ül Bari c.8, s.485 / Miftah'üs Seadet c.l, s. 400 / el-İtkan c.2, s. 319 

110 İbn-i Ebi Talha'nın "Metalib'üs Süül" s.26 / el-Kunduzi el-Hanefi'nin "Yenabi'ül 
Mevedde" s. 66 / Tefsir'ül Fatiha s. 52 el-Ezher bas. 

el-Kunduzi el-Hanefi'nin "Y 
El-Kunduzi el-Hanefi'nin '" 
Şafii'nin "ed-Darr'ül Manzum 1 ' 



111 el-Kunduzi el-Hanefi'nin "Yenabi'ül Mevedde" s.69 

El-Kunduzi el-Hanefi'nin "Yenabi'ül Mevedde" s.69 / Kemaled-din el-Halebî eş- 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 45 



6 

u Kad eşrakted-dünya bi'ş-şems-i Mevlâna" UVji j ^-JlSlUj jil cSîjZ\ j5 

Fe'ş-şemsü lehâ bedrun ve'l-bedru süveydânâ tfjJ^!» j JuJI j j Jo ty ^ulii\i 

Ve'l-bahru lehâ katrun ve'l-katru lenâ bahrun y*> ü 'Ja2\ j jas> L^S y-^l\ j 

Ve'd-dürrü lehâ necmün ve'n-necmü süreyyânâ \i\Lj ikîil j ,*>J \J j 1xİ\ j 

> ı s sis 

El alemü bilâ dersin ke'l-arşi bilâ kürsin l y°y% Jf'y^ \fj$ ^ jX«N 

Fe's-sadru lehâ levhun ve'l-levhu mahyanen ^^^ r '}\ j tj> ty j°x^> 

Ve'l-ilmu lehâ hâlün ve'l-hâlü lehâ vaslün jJUj Q <J\*JI j J\*- \^S JuJl j 

Ve'l-vaslu lehâ cezbün ve'l-cezbü hımyânen tUU- tjyJI j <->)>- ty jVjSI j 

Men kâne lehû şevkun ev eğtışehû aşkun ^^jr^ <^âf\ j\ 3j^ *i j o ^ 

Fe'l-ye'tihî atşânen yesterciu rayyânen tilj i^-lo tUliaP Ğllili 

Ezzilleü sultanî ve'l-vuslatü irfânî ıj^'j^ *^ a ^ j (JÜaLİ" 23 jj| 

Men fcâne fc/h? hayyen fehüve bihî ahyanen l'ıUâ-l 6 ^4^ ^ fijo jü 

Kad eşraga muyi'd-dîni ze'l-kalbi bihâza'd dîni A)J>JI i^Iı_Ju!İI la Aıjil ^s*« jjjll ji 

"ı »i ^y» ■ "^ ' 

/zö cde/re Yâ Mısrıyyü ke'ş-Şemsi I i Mevlâ na t ijll .^~Ü5 (Jlj*2^ \T lİÜL>- lal 



Muhakkak dünya Şems-i Tebrizîve Mevlâna ile aydınlandı. 

Mevlâna Celâleddin Rumî kaddese'llâhü sırrahu'l-azizi (30 Eylül 1207 
Belh-17 Aralık 1273 Konya) kısa bir bölümle anlatıma sığmayacağı için geniş 
kaynaklara müracaat edilmesi rica olunur. Özür dileriz. 

Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz, Sultanımız Rasûlüllah sallallâhü 



46 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



aleyhi ve sellem hazretleri "sâlihlerin anıldığı yerde rahmet yağar" 
buyurmuştur. Sonra: 

"Fakat bizim anıldığımız yerde Allah Teâlâ yağar" dedi. 113 

Niyâzî-i Mısrî'nin Hz.Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz hakkındaki 
görüşünü bu ibaresi en güzel açıklamaktadır. 

Ve dahi rüvât-ı sahihatüal-kelimâtdan menkûldür ki Hazret-i Merhum 
kesr-i nefs babında ol rütbede imişler ki iftihârul-bilâd vel-ekâlim olan 
evliyâ-i kibar Hazerâtandan (büyük evliyalar) meselâ Hazret-i Emir Sultân 
ve Hazret-i Eşrefzade Abdullah Rûmi ve Hazret-i Uftâde Mehmed 
Efendi rahimehümullâh teâlâ ve bunlar emsali ekâbir-i ümmet zikr 
olundukda 

"bu kara yüzli Mısırlı anlar kapuları önünde yatub kalkan 
kelbcegizleri gibiyim anlar yanında benim vakum o kelbcegizler 
vakii kadardır ziyâde değildir" 114 

deyu kerraran ve merraran anlara bu uslüb üzre arz-ı mehabbet ve 
hulüs-ı taviyyet buyururlar imiş. 115 



bl Joj-i J-^-j' J J^> *-& jMtÂJJJÜ 



Şems-i Tebrizî O'nun yanında dolunaydır. Dolunay ise kalbinin 
süveydasıdır. 116 

ŞEMSEDDİN MUHAMMEDTEBRİZİ, (Tebriz ? - Konya 1247). 

(Şems-i Tebrizî) denir, İranlı mutasavvıftır. Babası, Melikdad oğlu Ali'dir. 
Çağının bilimlerini öğrendi. Tebriz'de sepetçilikle geçinen Şeyh Ebubekir 
Selebaf'a mürit oldu. Onun yanından ayrıldıktan sonra birçok yer gezdi; 
Bağdat'ta Evhadettin Kirmanı, Şam'da Muhyiddin ibn-ül Arabî kaddese'llâhü 
sırrahu'l-aziz ile tasavvuf konulan üzerinde görüşmeler yaptı. Allah Teâlâ, 
din, ibadet konularını şeriat yolundan farklı biçimde yorumladı. Akla 



113 (YAZICI, 1995), s. 300 

"bu kara yüzlü Mısırlı anlar kapuları önünde yatub kalkan köpekleri gibiyim 
onlar yanında benim duruşum o köpeklerin duruşundan kadardır fazla değildir" 

115 (İbrahim RAKIM, 1750), v. 67b 

Süveyda: (Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah 
nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki 
basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkûr mahalline; 
Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul 
edilir. Bir kısım âlimler de "Kalbin dâhili olan akıldan ibarettir" demişler. (Kamus) 
Kalbdeki bu mezkûr nokta: Kâfirler ve Allah Teâlâ'ya isyan edenler için şekavet ve 
günah, mü'minler için ise: Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 47 



dayanan, aklın kabul etmediklerini yadsıyan felsefecilere karşı çıktı. 
"Hakikat'e ulaşmanın ancak aşkla sağlanabileceğini savundu. Bilginin 
amaç değil, insanın gerçeği anlamadaki aczini gösterecek bir araç 
olduğunu öne sürdü. 

1244'te geldiği Konya'da coşkulu sözleri, taşkın davranışlarıyla Mevlâna 
Celaleddin Rumi kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz üzerinde etkili oldu. Onunla 
yakın dostluğu, Mevlâna'nın aşk ve cezbeye yönelerek dersi, vaazı, fetva 
vermeyi bırakmasına yol açtı. Öğrencilerin, müritlerin tepkileri yüzünden 
Şems, Konya' dan ayrılarak (1246) Halep'e, daha sonra Şam'a gitti. Onu 
getirmek üzere Mevlânâ' nın gönderdiği oğlu Sultan Veled'le birlikte geri 
döndü (1246). Mevlâna'nın evlatlığı Kimya Hatun ile evlendi. Onun Hakk'a 
yürümesinden sonra da aralarında Sultan Veled'in kardeşi Alâeddin'in 
bulunduğu bir grup tarafından gizlice şehid edildiği rivayeti vardır (1247). 
Mevlâna'nın Divan-ı kebir adlı yapıtına düşünceleri, Konya'dan ayrılışı, 
sırlanışı esin kaynağı oldu. Görüşleri, Mevlânâ ve başka tasavvuf adamlarıyla 
söyleşileri, öğütlü öyküleri, farsça Makalat adlı eserindedir. 117 

Süveydâ 

Kalbin ortasında olduğu düşünülen siyah benektir. İnanışa göre kalbin 
içinde gönül, gönlün içinde süveydâ bulunur. Bu siyah benek en üstün 
anlayış noktasıdır. Allah Teâlâ ve onun tecellîsi olan kâinatı anlayan 
süveydâdır. İlahî aşk burada tecellî eder. Süveydâda gizli olan delilik, yani 
aşı yarasıdır. Yara kalbin içinde gizli olunca ona merhemin etki 
etmeyeceği doğaldır. Çünkü merhem üstten sürülür. Ayrıca aşk yarası 
merhemle, ilaçla iyileştirilemez. Kaldı ki, elmas sert bir maddedir. Elmas 
zerresi karıştırılmış merhem yarayı büsbütün azdırır. 118 

sisi Is s a 

Şems-i Tebrizî deryası O'na damla, o damla ise bize deryadır. 



Tuhfat al-asri Bursa Mevlevi şeyhi Mehmed Dede'nin de Niyazi'nin 
halifesi olduğunu ve Niyazi'nin, Mevlevihâneye gelip mukabelede 
bulunduğunu, ney dinlerken ağlayıp feryâd ettiğini, dervişlerini de 
mevlevihâneye gönderdiğini yazar Niyâzî: 

\- ., /> , '„,'/„ 

matlaı ile başlayan Arapça şiirinde Mevlânâ'yı dile getirmiştir. 



117 



Büyük Larousse. 
118 (İPEKTEN, 1986) 



48 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Yine Niyazî-i Mısrî'nin târikat-i aliyye-i Mevleviyyeyi medh babında 
şöyle söylediğini görüyoruz: 

"Kemaliyle irfân-ı Huda celle ve 'alîye intisab-ı tahsil itmek isteyen 
merd-i sâlik Hazret-i Mevlânâ kuddise sırrahu el 'aziz Hazretlerinin 
Mesnevi-yi şeriflerin gûş-ı canla istima' eylesin bu bâbda andan a'la bir 
kitab dahi olamaz" diyerek teşvik ederken kendi bendelerinin de her 
hafta Mevleviye hankahına gidip Mesnevî'den nasihat ve öğüt 



dinledikleri de naklediliyor. 119 



Şems-i Tebrizî incisi O'na yıldız iken, O yıldız bize Süreyya Yıldızı 120 dır. 

Pleiades bir Yıldız kümesidir. Pleiades çıplak gözle 6 yıldızdan oluşan çok 
küçük bir kepçe şeklinde görülür. Pleiades çok dikkat çekici bir gruptur ve 
"Ülker", "Süreyya", "Yedi Kız Kardeş" gibi isimlerle anılır. 

"Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Cum'a sûresini tilavet buyurdu: 

if lyido US 1{L (jjj^j "Onlardan diğer bir grup gönderdi ki (faziletçe) 

birincilere yetişememişlerdir" 121 âyetine gelince, bir sahabe: 

"Ey Allah 'm Resulü! Bize kavuşamayacak olan bunlar kimlerdir?" diye 

sordu. Aleyhissalâtu vesselam elini Selman radiyallâhü anhın üzerine 

koyarak: 

"Ruhumu kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun, eğer iman 

Süreyya yıldızında olsaydı, ona, bunun kavminden bazı kimseler yine de 

ulaşacaklardı. 

" Bir diğer rivayette: "Fars'tan bazı kimseler" buyurdu. 122 
Niyâzî-i Mısrî burada Şems-i Tebrizi'yi, Hz. Mevlana'nın semasında 

parlayan yıldızken bizim çin yol gösterendir, demektedir. 



Jf% J^€\j2Ş % ftil 



Alem 123 izsiz olmadığı gibi arşta kürsisiz olmaz. 



119 (KARA, 1997) s.XXVII 

Süreyya: Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı 
dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden 
Felekiyatta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir. 

121 r- 1 ., 

Cuma, 3 

Buharî, Tefsir, Cum'a 1; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe (2546); Tirmizî, Menâkıb, 
(3229) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 49 



Göğsü O'na levha iken o levha bize hayat olmuştur. 

[Seyyid Burhâneddin kaddese'llâhü sırrah'ül azîz Maarif kitabında dedi 
ki; 

Allah Teâlâ'nın kitabı şeyhin gönlündedir. Onun ehli, soyu-sopu ise 
şeyhin dışındadır. Kitap, şeyhin gönlünde gizlenen manadır. Ehli, soyu-sopu 
ise şeyhin cismidir. Sende kitap okumaya ehliyet yoksa soy-sop o kitabın 
sırrını sana söyler.] 124 



fcjty^j^ty^j 



İlmi O'nda haldir. Vuslat dahi onda haldir. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"İnsanların en âlimi, bildiğiyle amel edendir." 125 

"Kıyamet gününde bir adam getirilir ve Cehennem'e atılır. Cehennem 
bu adamı, değirmen taşını döndüren eşeğin sürekli döndüğü gibi ateşin 
içinde döndürür. Bu durum gören Cehennem halkı bu adamın başına 
toplanır ve; "Ey adam sen bize dünyada güzel şeyleri emredip, kötü 
şeylerden sakındırmaz miydin, diye sorarlar. Bunun üzerine adam; "Evet, 
ancak size iyiliği emreder kendim yapmazdım, kötülükten nehyeder 
kendim yapardım, der." 126 

Şems-i Tebrizinin bütün ilmi Hz. Mevlana'nın hallerinde ve onunla 
olmasıda kendine kavuşmasıdır. 



Vuslat O'nda cezbedir. Cezbe ise kalkandır. 

"Allah Teâlâ'ya en yakın yol cezbe yoludur" denilmiştir. Allah Teâlâ'ya 
kavuşturacak yollar yaratılmışların nefesleri sayısıncadır. Cezbe ve irfanın 
çokluğuna bakıp, biri diğerine galip gelirse, ona nisbet ederek, bu cezbe 
yolu; bu da irfan yolu derler. Cezbeli halde edebin muhafazası çok zordur. 
Bu nedenle Hz.Mevlâna Mesnevi'sinde 



Alem: Bayrak. Nişan, işaret. Özel isim. Mc:Yüksek dağ. Büyük âlim. Üst 
dudakta olan yarık 



124 



(KARABULUT, 1984), s. 64 



Dârimî, Mukaddime, 32 



126 



Buhârî, Fiten, 17, Buhârî, Bed'ü'l-Halk, 10 



50 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Ez Hodâ cûyîm tevkîf-î edeb 
Bî-edeb mahrum mand ez lutf-i Rab 
Ez edeb pür-nûr geştest în felek 
Ve'z edeb ma'sûm u pâk âmed melek 

"Allah Teâlâ'dan tevfik-i edeb arayalım, zira edebsiz Allah Teâlâ'nın 
lûtfundan mahrum kalmıştır. 

Bu felek, edebten nurla dolmuştur, melek de edebden dolayı masum ve 
pâk yaratılmıştır "demiştir. 

Cezbeyi vuslat yollarında mübtediler için aşkın coşkunluğundan olduğu 
için kusurlu tutmamak terbiye usûlünde uygundur. Ancak sona doğru bu 
cezbeli haller hoş karşılanmaz. 



>.J>'P &J*Jı2£'\ jf\ {ŞyZu <\J /) D ya 



Kimde O'na karşı şevk veya susuzluk derecesinde aşk varsa 

Aşkın olduğu yerede hiçbir sorgu aranmamıştır. Hz. Mevlâna 
kaddese'llâhü sırrahu'l azîz buyurdu; 

[ Ve sarhoşluk o başlardaki mahmurluk, ne beş vakitle yatışır, ne beş yüz 
bin vakitle. "Beni az ziyaret et" sözü âşıklara göre değildir. Doğru özlü 
âşıkların canı, pek susuzdur. 

"Beni az ziyaret et "sözü, balıklara göre değildir. Çünkü onların canları, 
deniz olmadıkça hiçbir şeyle ünsiyet edemez. Bu denizin suyu pek 
korkunçtur ama balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur. Âşığa bir 
an ayrılık, bir yıl gibi gelir. Bir yıllık vuslat bile onca bir hayalden ibarettir. 

Aşk susuzdur, susuzu arar. Bunlar, geceyle gündüz gibi birbirinin ardına 
düşmüşlerdir. Gündüz geceye âşıktır, onsuz olamaz. Fakat bakarsan 
görürsün ki gece, ona, ondan ziyade âşıktır. Onlar, birbirlerini aramadan bir 
lâhza bile durmazlar. Daima, birbirlerinin ardından koşup dururlar. Bu onun 
ayağına yapışmıştır. O, bunun kulağına. Bu, ona hayrandır, o, buna âşık. 
Sevgilinin gönlünce herkes âşıktır, herkesi âşık görür o. Azra'nın gönlünde 
daima Vamık vardır. Âşığın gönlünde de sevgiliden başka kimse yoktur. 
Onların aralarında ne az, ne çok fark edici bir şey olamaz, onları birbirinden 
ayıracak kimse bulunamaz. Bu iki çan bir devededir. Artık buraya "Az ziyaret 
et" sözü nasıl sığar? Hiç kimse, kendisine 

"Beni az ziyaret et" der mi? Hiç kimse kendisine nöbetle zamanla dost 
olur mu? Bu birlik aklın alacağı şey değildir. Bunu anlamak, insanın 
ölümüne bağlıdır. Eğer bu, akılla anlaşılsaydı, insanın nefsini öldürmesi 
neden vacip olurdu ki? ] 127 



127 Mesnevi, c.VI, b: 2670-2689 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 51 



bl_ıj «j>-j_«j ULİJaP £L_j\3 

Öyle ise susamış olarak gelsin muhakkak suya kanmış olarak döner. 

Zelillik sultanımızdır. Vuslat irfânımızdır. 

Eğer biri diri ise o O'nunla dirilmiştir. 

Hz. Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l azîz buyurdu; 
"Tanrı'ya kul olan, Tanrı gölgesidir. O bu âlemden ölmüş, Tanrı ile 
dirilmiştir." 128 

w is i s s s s 

jıjil i|î*_i2l IS Vjll ^jki ıj^İI !xs 

Nihayet bu dinde kalp sahibi Muhyiddin olarak doğdun. 

"Muhyiddin" dine hayat veren, yenileyen (müceddid) demektir. Yani 
seninle bu din hayat bulacaktır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
buyurduki; 

"Allah bu ümmete, her yüz yılbaşında dini yenileyecek kimseler 
gönderir" 129 

Bu hadis-i şerifte "her asırda ve her zamanda" demektir. Hadisteki 
"men" ifadesi, birçok müceddidin olabileceğini ortaya koymaktadır. Ancak, 
bid'at ve hurafeye destek verenler ile mukallidlerin müceddit 
olamayacağında şüphe yoktur. Aksine, sözkonusu mücedditler, Kur'an ve 
Sünnet ilimlerinde mütehassıs olan ve ilimleriyle amel eden kimseler 
olmalıdır. Bunların telif ve eserleri az veya çok olsun, şöhretleri kendi 
asırlarında bilinsin ya da bilinmesin fark etmez. Yine Kur'an ve hadis 
ilimleriyle meşgul oldukları halde, dirayetsiz ve tahkiksiz, sadece rivayet ve 
nakil ile iştigal edenlerin de müceddit olabilme ihtimali yoktur. Hadis-i şerif, 
mücedditleri 'ilim' ve 'tasavvuf değil, 'dini ilgilendiren bütün konularda' 
müceddit olarak düşünmeliyiz zikretmektedir. 

Ey Mısrî sanada Mevlâna'nın Şemsi gibi biri gelir. 



128 Mesnevi, c. I, b: 423 

129 Ebu Davud, Melahim 1, no: 4291, IV. 481 



52 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Hz. Niyâzî-i Mısrî için gelen dostun kim olduğu hususunda diğer 
risalelerinde de bir bilgiye kavuşamadık. Ancak bu kişinin şeyhi Ümmi Sinan 
kaddese'llâhü sırrahu'l azîz ( ? - 1657) olması düşünülmektedir. Çünkü 
Niyâzî-i Mısrî onunla karşılaştıktan sonra bütün dünyası ve hayatı 
değişmiştir. 



Divan-ı llâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 53 

7 

> > 

Ya rahim-el usat kün rahiymen ^"J ly oCa^l jU-lj \j 

/■ sili 

li'l-müznibi'l-fakîri câ zelîlen Süi *U- ^liil ^ j^ÜS 



Ömrî mada ve leyse fi şey ün V^jz, g ^Ji ^ ^^ ^^İp 

Siva'l-mefduli ve'l-heva aslan SCsl J$\j J^aÜİI ^^ 



Vebyazza vechî cümleten ve zıknî ^i j ^ili- ^^j [^4^ j 

Ve leyse fi'l-fuâdi minhü şey' en Clİ İL ij^ül @ j^ j 

Ma ta atî illâ rayyave süm'ate XmL> j lj "İl j£Ü» U 

Femâ vecedtü minhuma hulasan £»jU- ll^L i* ji-j Ui 

1/emâ etağtü halisan li rabbî " l j") Cailİ- cJLi»! U j 

l/emo alimtü muhlisan mutîan ILİai CaL>^ >juLp U j 

Ya Rabbî abdike'z-zelîlü etâ Jll JJjJI İÎjÛp C->j \T 

B; Mi/// envâi'l-heva alîlen $Up ,^SI pÇl J5C 

M/n kesreti' z-zunubi leyse vechün *>j ^J} <^y jil CjJo'j* 

Lehu yecîu ileyke yâ alimen UJıP l Cîilil ^>« & 

Velâkin iğtimadehu kaviyyün "j£ o\İ1pI ,^-Ej 

A/â ismike'l-afüvvü ya kerimen \l^p l jül CiLl*| ^p 

Azâyimü'z-zünûbi min usâtî \j s ^ aS ' j* ^y J^ r<&& 

Sağiraten ledeyke yâ hatimen \Ü>- l eU jl İjJİo 



54 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 

Femâ lidâüna deva ün illâ Vl ^j"i \jÜj3 Ui 

M/n fazlike'l-amîmi Yâ Hakîmen ll£o- l |>^l CiiLii ^ 

Fecüd ala'l-Mısrıyyi fazla cûdin 35i- JJa'î ^UJl §>p !x»â 

M/n fccrhr/ cûdike'l-verâ amîmen \L*p ^Jj^l İİJji- jiu j< 

Ve düllenî ilâ rizâike mevlâ ^y İİU?j §1 (-iia j 

Fe ente hayran li'r-rıza delilen $Lii l?^ 9 ^ Jî*" ^-^ 

Ey asilere rahmet eden, mehametli olmanı istiyoruz. 
Zelillikle gelen fakirlere ve günahkârlara da rahmet istiyoruz. 

Ömrüm bir şeye değmez şekilde geçti gitti. 

Kur'an-ı Kerim'de "Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip 
geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!" 130 buyuru I ma sı sâri 
zamanın değersizliğini beyandır. İnsan geçmişine nazar kıldığında hep 
hüsran içinde kalmaktadır. "Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan 

içindedir." 1 ^ 

Aslı heva ve değersizdir, başkada olmadı 

İnsanın ömrü tükenmeye doğru gittikçe geçmişinin sıkıntıları ve 
değersizliği onu rahatsız eder. Bu hal bütün insanlar içinde geçerlidir. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema 



130 : . 

İnsan, 1 
m Asr,l-2 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 55 



uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semada dört parmak sığacak 
kadar boş bir yer yoktur, her tarafta Allah Teâlâ'ya secde için alnını 
koymuş bir melek vardır. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse 
idiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, 
yollara, çöllere dökülür, (belanızı defetmesi için) Allah'a yalvar yakar 
olurdunuz." 

Ebu Zerr radiyallâhü anh ilâve etti: "Keşke sökülen bir ağaç olsaydım." 132 
"İnsan, diğer bir insanın kabrinden geçerken: Keşke onun yerinde ben 
olsaydım! Demedikçe Kıyamet kopmaz" 133 

İnsan neden kendine eziyet etmekten, kendini suçlamaktan, 
yaralamaktan zevk alır? 

Zevk alır, çünkü o an ne kadar alçaldığımızın, ne kadar değersiz ve 
önemsiz biri olduğunuzun bilincine varırsınız. Zevkinizin kaynağı bu 
bilince ulaşmaktır işte. 

Ne kadar ümitsiz olduğunuzu, olduğunuzdan başka bir insan 
olamayacağınızı, değişmeye gerçekten inanıyor olsanız ve bunun için 
yeterli zamanınız olsa bile, bunu istemeyeceğinizi anlamış olmanın 
verdiği zevkten daha büyük bir zevk olabilir mi? 

Diyelim ki değişmek istediniz, ne olacaksınız ki? 

Belki de sizin için gerçekten başka çıkar yol yoktur. Yani olduğunuz 
gibi olmaktan başka alternatifiniz yoktur? 

Öyleyse neden boşuna değişmek için gayret sarf edesiniz ki? 

Bütün bunlar, derin anlayışın tabiatı gereğince, kendiliğinden ortaya 
çıkmaktadır. O yüzden bırakın değişmeyi, yapabileceğiniz en ufak bir şey 
dahi yoktur. Derin anlayış yasalarına göre şöyle bir sonuca varabiliriz 
buradan: Sefil bir insan, sefilliğinin derecesinin farkına varabiliyorsa eğer, 
bundan kendine bir övünme payı dahi çıkarabilir. 134 



J?) j j^jjr §e:j j4>} j 

Yüzümün hepsi ve çenem beyazladı. 

Ömür alevi en çok saç ve sakalda kendini gösterir. Hangi renkte olursa 
olsun ateşte yanan eşyaların bakiyesi kül rengi olan beyazlık işareti ile 
belirir. Beyaz renk safiyete işaret olduğundan nur eczasıda en çok beyaz ile 
temsil edilmiştir. Cennetin toprağı dahi un şeklinde bir topraktır. 



132 Tirmizî, Zühd 9, (2313); ibnu Mâce, Zühd 19, (4190). 

Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5175 
134 (Dostoyevski, 2004), s. 18 



56 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Kalbimde ise Senden başka şeyde yoktur. 

Yalnızlık psikolojisi ve Allah Teâlâ'dan gayri kimse ile muavenetin 
olmadığını anlamak ancak ömrün son deminde anlaşılır. Kalp dayanaklarını 
ancak ölüme yakın kaybettiğini hisseder. İsterse bu manevî haller içinde 
olsun. Çünkü beşerin yok olma hissiyatını tatması ancak ihtiyarlıkta biraz 
kendini gösterir. Bu nedenle toprağın sevgisi arttığından mülk üzerindeki 
isteklerine gem vuramaz. Bu hali terk etmek için yüksek bir terbiye 
gereklidir. 

Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz bazen kendisinin Mehdî ve İsâ 
olduğunu söylerken bu hallerin aslında geçici olduğunu belki bu makamda 
daha iyi tefekkür etmektedir. 

Taatımda ancak riya ve şöhrettir. 

Riya, şeytanın en önemli silahlarından biridir. Riya ibadette olduğu gibi 
her işte olabilir. Bunu da ancak ihlâslı kişilerin anlayabilir. Riya, gaflet ve 
gıybet tohumlarının yeşermesine sebeptir. 

Riya ateş, amelleri saman gibidir. Bir ateş parçası, bir harmanı nasıl 
yakarsa riya da güzel amelleri öylece yakar. Yine riya sel, ameller bina; riya 
yel, ameller kül; gibidir. 

Yok denecek kadar az bir riya çokça güzel ameli bir anda bitirir. Riyanın 
ilacının ise, ilim ve ameldir. 

Riya ehlinin üç alâmeti vardır. 

Birincisi; o kişi halktan uzak olduğunda ibadetinden zevk almaz ve 
ibadetlerinde gevşektir. 

İkincisi; o kişi övgü ve güzellikler işittiğinde sevinir. Amelinden yine de 
gafildir. 

Üçüncüsü; halktan yeterince ilgi görmezlerse onlarda ibadetlere karşı 
bıkkınlık ve bezginlik başlar. 

Bu ikisin (şöhret ve riya) dendolayı ihlâslı olamadım 
Bu nedenla ihlâsla itaat edemedim 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 57 



İtaatkâr ve ihlâslı amelde işleyemedim. 

Ey Rabbim huzuruna zelillikle gelen kulunda 

1 1/ w } 

Nefsin bütün hastalıkları bulunmaktadır. 

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de kalbin hidâyetten uzaklaşması 135 , 
paslanması 136 , hastalanması 137 , katılaşması 138 perdelenmesi 139 , körelmesi 140 
ve mühürlenmesi 141 gibi birçok hastalığı bulunduğunu bildirince nefsin 
hastalıklarını saymak çok zordur. 



>-J ^fcu-J t-JjJ JOl Clyi Arf 






Günahlarının çokluğu yüzünden bakacak yüzü yoktur. 



135 

"Musa milletine: «Ey milletim! Beni niçin incitirsiniz? Oysa, benim size 
gönderilmiş Allah'ın bir peygamberi olduğumu biliyorsunuz» demişti. Ama onlar 
yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti 
doğru yola eriştirmez." (Saf, 5) 

"Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize 
rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın." (Âli İmran, 8) 

"Kazanageldikleri ve kâr saydıkları günahlar, onların kalplerini 
paslandırmış tır" ( M utaffifîn, 14) 

"Kalblerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır; onlar kafir olarak 
ölmüşlerdir." (Tevbe,125) 

138 "Allah kimin gönlünü İslam'a açmışsa, o, Rabbi katından bir nur üzere olmaz 
mı? Kalbleri Allah'ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte 
bunlar apaçık sapıklıktadırlar." (Zümer, 22) 

"Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden 
yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kuran'ı anlarlar diye 
kalblerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan 
da asla doğru yola gelmezler." (Kehf, 57) 

140 "Çünkü sana âyetlerimiz geldi de, sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde 
unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabb'ın ayetlerine inanmayanları, işte 
böyle cezalandırırız" (Tâhâ,123-127) 

" Kalplerini kapatıp mühürleriz de bir şey duymazlar." (Araf, 100) 



58 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



ilip \TCiijil ry^'^ 

Ya Alîm, sana nasıl geldiğini de çok iyi bilirsin. 

"İlim" sıfatı insanlarında nitelendiği sıfatlardandır. Allah Teâlâ'daki ilim 
sıfatı ise anlam itibariyle birbirine denk değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın ilmi 
huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. 

Allah Teâlâ'nın diğer sıfatlar da böyledir. 



x w 

Çünkü Sana güveni tamdır. 

Tevekkül; acizlik göstermek, başkasına güvenip dayanmaktır. Allah 
Teâlâ'ya güvenme, O'nun hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin 
olarak inanmaktır. 

"Her kim Allah'a tevekkül ederse O orta yeter. Kesinlikle Allah emrini 
yerine getirir." 142 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, devesini salıvererek Allah 
Teâlâ'ya tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye "Onu bağla da öyle 
tevekkül et." 143 buyurmasında ki gizli mana, tecelli edecek olayın hakikatte 
Allah Teâlâ'nın bilgisinde ve hükmünde bulunmasıdır. 

Her ne şekilde zuhur edecek şeyde isyana düşmemek ve Allah Teâlâ'ya 
kötü zandan emniyette olmak için tevekkül emredilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ 
emin ve emniyet hususunda kavi ve kuvvet sahibidir. Allah Teâlâ emanete 
ihanet etmez. Fakat kul kendi sorumluklarının sonucunda acizliğini Allah 
Teâlâ'ya yükleyip isyana düşmemesi için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem bu şekilde emir buyurmuştur. Yoksa Efendimizin; 

"Eğer siz Allah Teâlâ'ya hakkıyla tevekkül ederseniz, o sizi kuşu 
rızıklandırdığı gibi rızıklandırır." 144 hadisi boş sözden ibaret kalırdı. 

"Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah'a dayanıp 
güvensinler." 145 






Ya Kerim Senin ismin içinde Afüvv'de vardır. 
"Allah Teâlâ Afüv'dür." 



142 Talak, 3 

Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme 60 
144 ibn Mâce, Zühd 14 
145 ÂI-İİmran, 122 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 59 



Affı çok olan ancak Allah Teâlâ'dır. 

Allah Teâlâ günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabul edendir. 

Bu manaya göre bu isim, Gafur ismine yakındır. Ancak arada şu fark 
vardır: 

Gufran, Günahları örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden 
kazımaktır. Günahları kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir. 
Kulun kendisinden ve meleklerden dahi saklamasıdır. 



Her ne kadar asilerin günahları büyük olsa da. 



UJi- l'CiLji o 



oJ^ji^s 



Ya Halîm Senin yanında çok küçük kalır. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Allah sevdiğim ateşte yakmaz" 146 

Beşer yaratılışı ile noksan olduğu için Allah Teâlâ eğer sevgisini 
bağışladıysa, bağışlamayacak olsa idi, yaratmazdı. Bu nedenle mahlûkatı 
kendisine yöneldiğinde bağışlayıcı olmaktan başka çaresi yoktur. Çünkü 
büyüklük nişanesi olan özelliklerden biri karşılıksız ihsan edebilmektir. 
Burada bir sıkıntı zuhur edecek olursa o mahlûkatın yönelme ve uzlaşma 
sorunudur. Bu imkân ise bazen Allah Teâlâ tarafından gadab tecellisine 
mazhar olur. Mesela şeytanda olduğu gibi. Bu durum bize uzlaşma sorunu 
olduğundandır. Şeytan kendini afv ettirmek isteği ile hiçbir zaman Hakk 
huzuruna varmamıştır. 

Eğer bir kul Allah Teâlâ'ya afv için yönelse, Allah Teâlâ'da onu afv 
etmemiş olması diye bir şeyin düşünülmesi imkânsızdır. Muhakkak Allah 
Teâlâ'yı afv edici olarak bulur. 

Ebu Zerr (Cündeb İbnu Cünâde el-Gıfârî) radiyallâhü anh hazretleri 
anlatıyor: 

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: 

"Bana Cebrail aleyhisselam gelerek "Ümmetinden kim Allah'a herhangi 
bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer" müjdesini 
verdi" dedi. Ben (hayretle) "zina ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum. 
"Hırsızlık da etse, zina da yapsa" cevabını verdi. Ben tekrar: 

"Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!" dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, 
zina da yapsa!" 



146 ibn. Hanbel. 111/235 



60 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dördüncü keresinde ilâve etti: 

147 

"Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir". 



^itfjilS&lUi 



Benim hastalıklarımın devası ancak 



I I 



Ya Hakîm Senin umûmî fazlındadır 

Mısrî'ye fazilet ve cömertliğin ile ikram et. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Şüphesiz Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman, Cebrail'i çağırır ve: Ben 
filanı seviyorum, sen de onu sev diye emreder. Cebrail de onu sever. Sonra 
Cebrail semada seslenip: Allah filan kimseyi seviyor, binaenaleyh siz de 
onu seviniz! der. Artık gök ahalisi de onu severler. Sonra yeryüzüne onun 
için (Allah tarafından) kabul konulur. Allah bir kula buğz edince de 
Cebrail'i çağırır ve: Ben filanı sevmiyorum, sen de onu sevme diye 
emreder. Cebrail de onu sevmez. Sonra Cebrail gök halkı içinde: Allah 
Teâlâ filan kimseyi sevmiyor, siz de onu sevmeyiniz diye nida eder. 
Göktekiler de o kimseyi sevmezler. Sonra onun için yeryüzüne (Allah 
tarafından) buğz ve nefret konulur. " 148 



u^ap (^Jyil ^^jt y^ ıV 

Umûmî ve yüksek cömertlik denizinden 

[Kadın değilsen erlik et ve cömertlik elini aç! Zira altın erkeğe ihsan, 
kadına zinet içindir. ] 149 



Ijj. 



i \X***j\ jOj k3uj}ll \~«>- nS^*Jy lal jj <u^-j /}\j>- jjyvLü (v-ıl jS Jâ 



147 Buhârî, Tevhid 33; Müslim, iman 153, (94); Tirmizî, iman 18, (2646). 

148 Buhâri, Edeb, 41, Bedu'l Halk, 6, Tevhid, 33; Müslim, Birr, 157; Malik, age, Şiir, 15; 

Tirmizi, Tefsiru Sure, 19, 7; l'bn. Hanbel, 11/267, 341, 413. 480 

149 Fülkü'l-Ebhâr fi şerhi Lücceti'l-Esrâr; 5.lücce : (KARABULUT, 1984), s. 270 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 61 



"De ki: "Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir 
korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir. " 150 



c ij>-l »_^>u Z'J^ l f&"' <~^>a niy <"OUİyl ı_^>u ı 2.A2.1 <t_~Ja!l ı_^>u <-^& i^*i <Ûiı j, 






"Allah Teâlâ Hazretleri münezzehtir, (halde ve sözde) nezih olanı sever; 
nâziftir, nezâfeti sever; kerîmdir, keremi sever; cevvaddır 151 , cömertliği 
sever. Öyle ise avlularınızı temizleyin ve yahudilere benzemeyin." 152 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu hadisi şerifin sonunda 
buyurduğu avlular belki bizim gönüllerimiz olmaktadır. 

Allah Teâlâ'nın cömertliğinin en çok görüleceği yer 60 yıl ömür karşılığı 
verdiği sonsuz ahiret hayatıdır. Allah Teâlâ kısa bir çalışmaya bağışladığı 
karşılık gerçekten çok fazla olduğunu görmektedir. 

Ya Rabbi bizlerin haline bakıp bizi kendinden uzak kılma. Âmin 



yrjgj^jjJIu^J 



Ey Efendim Senin rızanı bana göster 



"Cenâb-ı Hak, Kim benim kaza ve kaderime razı olmazsa, benden başka 
bir Rab arasın." 153 

Rıza makamının sırrı açılınca olan bütün hadiselerde hoşnutluğun verdiği 
kabullenme ile çirkinlik kalmaz. Şer ile hayrın farkına varmak bazen insanı 
terk eder. Bazen küfre dahi razı olunurmuş gibi hal zuhur eder. Aslında bu 
rıza Allah Teâlâ'dan razı olmaktır. 

Ezelde ne oldu, ey ham adam ? 

Niçin şu, MU HAM M E D oldu, bu da Ebu Cehil? 

Allah'ın İşleri hakkında; "Nasıl ve Niçin?" diyen kimse. 

Bir müşrik gibi O'na yakışıksız bir şeyi nisbet etmiştir... 

"Ne ve Niçin?" diye sormak O'nun şânındadır... 

Kulun itiraz hakkı olmaz! 154 



150 ; - __ 

Isra, 100 

151 



152 



Cevvad: Çok çok ihsan eden. Çok cömert 
Tirmizî, Edeb41,(2800) 



153 Camiussağir, 11,181; Adimi, Keşfu'l-Hafa, 11,102 

154 (Şeyh Mahmûd Şebüsterî), b. 548-550 



62 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Dün mübahaseyi seven birisi, bana bir sual sordu. Dedi ki: 

" Küfre razı olmak küfürdür." Bunu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 

sellem söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra da yine 

" Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lazımdır" 

buyurdu. Kâfirlik ve münafıklık da Allah Teâlâ'nın kaza ve kaderiyle değil 
mi? Fakat buna razı olursak( ilk hadise göre) kötülük etmiş olmaz mıyız? 
Razı olmazsak o da suç... Peki, ikisinin arasında hangi çareye başvuralım." 
Ona dedim ki: 

" Bu küfür, Allah Teâlâ'nın takdiriyledir, ama Allah Teâlâ'nın 
hükmüyle, Allah Teâlâ'nın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza 
ve kaderin eserlerindendir. Hocam, Allah Teâlâ'nın kaza ve kaderini, 
Allah Teâlâ'nın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün kalmasın. 
Küfrede razıyız, çünkü Allah Teâlâ'nın bilgisine muvafıktır, fakat bizim 
fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden de razı 
değiliz. Küfür Allah Teâlâ bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk'a 
kâfir deme, burada dur! Küfür, cahillikten meydana gelir, fakat küfrün 
takdiri, Allah Teâlâ'nın bilgisidir, (Allah Teâlâ, kâfirin kâfirliğini ezelde 
bilir, bildiği gibi de zuhur eder). Rüya ve mülâyimlik mânasına gelen hilm 
ile sümük mânasına gelen hilm nasıl bir olur? Çirkin resim, ressamın 
çirkinliğini icap ettirmez ya. Çirkini de yaptığına, yapabildiğine bir delil 
olur ancak. Hattâ hem çirkin resmi, hem de güzel resmi yapabildiğinden 
ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir. Bu bahsi açar, düzüp 
koşarsam sual ve cevaplar uzar gider. Ben de aşk nüktesinin zevkini 
kaybederim. Allah Teâlâ'ya hizmet, başka bir şekle döner, maksat 
hidayetten dalâlet olur. 155 



Muhakkak Sen rıza gösterenlerin en hayırlısın. 

"Onların Rableri katındaki mükâfatı, içinde temelli ve sonsuz 
kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan 
razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır. Bu, Rabbinden korkan kimseyedir." 156 



155 Mesnevi, (V.İzbudakTerc.) III, 110-111, beyitler:1362-1375 
Beyyine, 8 



Divan-ı llâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 63 
8 

Sekâni vech-i mahbub-i şaraben \A^i >->jis*« ^j Jfi* 

Fe küntü'l-yevme memlûen sevâben \X£ \Ju* 1^11 cJ& 

Fe temme'l-kastu ve't-taatü inde'l- jİp c-p\1«SI j j*«2I jili 

Mahya bi'l-ginâ lemma tecellâ ( J&£ US Uiil UklSI 

Fe/o ye'tî ilâ kavlî hatûrun j)^*- <?& ö>\ <J ^^ 

is A si 

Mine'l-esmai ve'l-evsafi katan \^as JsCsjSI j *\ll*Vl j* 

l/e/o usğiye ilâ kavlin sivâhü »1^* J_y Jl ^C»l V j 

Ve/o oyrıf terâ fî'l-kevni gayren fjş* j^JI @ ,jp (.'4*' ^ J 

Velâ fî gayri'l-hubbi ve safin ^JCs j LJ^>\ Jş- @ V j 

Velâfî's-sım azmün gayrü Mevla ^ ^le- Vj& jJLSI @ V j 

Kelâmî ru'yetî sümme istimâî ^pU1İ»I 1? ,_j~K; tf^ 

Lehû iyyâhü minhü intikâlen VUlil İL »11 İS 

Fefenâ hubbehû'l- mısrîküllen $& [^U«SI £*>■ \Ii\i 

Fe ebka sümme ebkâ sümme ebkâ JiL\ 2 ( JÛ\ lî ,_yij^ 



Sevgilinin yüzü bana şarap sundu. 

Şarap olarak bahsedilen adî üzümden sıkılan mayi değildir. Maneviyat 
bahsinde alınan riyasız ve günah kısmına düşmeyen zevktir. Yoksa 
mahzenlerde aklı alan meşrubatın bu şarapla alakası yoktur. Ancak bir 
benzerliği var gibi görünen dış yönü ile sarhoşların halidir ki, aklı aldığından 



64 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



riyasız ve kibirsiz bir halin neşvesidir. 157 Bu misal olarak tevdî edilmekte 
olduğundan gafleti mucip bir halin iştiyakını ehlullah hiçbir zaman temenni 
dahi etmez. Onlar için batını tathir etmek zahirden kolay olduğunu 
bildiklerinden içi kirlenmiş kişilerin karşısında duydukları taaccübü 
sarhoşlarda duymamışlardır. 

Şarapla gönül yapmaya bak. Bu harap dünya, toprağımızdan kerpiç 
yapma sevdasında 158 

Meyhane kapısına gitmek tek renkli kişilerin harcıdır. Kendilerini 
beğenip satanlara şarap satanlar mahallesine yol yoktur. 

Meyhane pirinin kuluyum onun lütfü daimî. Yoksa zahit şeyhin lütfü 
bazan var, bazan yok. 159 

Meyhane eşiğine yol bulan şarap kadehinden fez aldı da tekkelerde 
açılan sırları anladı. 150 

Hafız, doğru iş şaraba tapmadır. Kalk doğru işe sağlam yürekle 
sarıl. 161 



Bugün onu iyilikle dolu buldum 

jIp »j^ÜaSI j j^oiül ili 
Niyetim tamamlandı ve taatım 

Hayat bulmuşlar yanında şayet tecelli etse 

> ' - t ' 

Kalbime bir şüphe gelmez. 

Neşve: (Nişve - Nüşve) Sevinç, keyif. Büyümek ve yetişmek. Koklamak. 
Rayiha. Bir şeyi tekrarlamak. Mest ve sarhoş olmak, iyice duyup vâkıf olmak 

158 (Hafız-ı Şirazî, 1985), gazel. XXXIV, b. 305 

159 (Hafız-ı Şirazî, 1985), gazel. LXXXVI, b. 743-744 

160 (Hafız-ı Şirazî, 1985), gazel. LV, b. 486 

161 (Hafız-ı Şirazî, 1985), gazel. CDV, b. 3396 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 65 



Katiyyen isimlerden ve sıfatlardan 

Ondan başka söze de kulak asmayacağım. 

Zat'ın kendisiyle meşgul olup sıfat ve fiiller ile meşgul olmayacağım. 
Çünkü bu haller ancak zât'a ulaşmaya vesiledir. 

Kâinatta başkasına da bakıcı gözüm olmayacak 



Arifin bakışı, görüşü, Allah Teâlâ'yadır, zâhidinse kendi âmeline; zahit, ne 
yapayım der; ârifse, bakalım, Allah Teâlâ ne yapacak der; o, kendini 
unutmuştur, hattâ varlığı kalmamıştır; Allah Teâlâ'da yok olup gitmiştir. 

"Arifin dileği, gayreti, Rabbine, zâhidinse nefsi nedir." 162 



^-JL*0 



'«* J *-r J *^ yf~ &y J 



Sevgiliden başkası ve vasfından başka (niyetim yok) 

&g y? (f j-^ $ 2 J 

İçimdeki azmim Mevlamdan başkası da değil 

Sözüm bakışım sonra işitmem 

O'na O'nda O'ndan dolaşır. 

O'nun sevgisi Mısrî'yi tamamen fena kıldı. 



152 (VELED), başlık XXIX 



66 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Beka sonra beka sonra baki oldu 



Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz üç beka menzilinden 
bahsediyor. 

BEKÂBÎLLAH MERTEBELERİ 

a-Cem Makamı: Hakk'ı zahir, halkı batın olarak müşahede etmek. Bu 
makamda, halk ayna olup, oradan Hak zahir olur. Bu makamda, vahdet 
şuhûdu galiptir. 

b-Hazretü'l-cem Makamı: Halkı zahir, Hakk'ı batın olarak müşahede 
etmek. Burada Hakk aynasından, halk zahir olmuştur. 

c- Cem'u'l-cem Makamı: Kesret ve vahdeti cem'eden bir makamdır. 
Zahir olsun, batın olsun etimle var olanın Hakk olarak müşahede edildiği yer 
diye ifade edilir. Zahir olan mukayyed, batın olan mutlaktır. Mukayyed 
dediğimiz de, mutlak dediğimiz de hepsi Hak'tır diye zevk olunur. 

Bu üç makamdan sonra Ahadiyyetü'l-cem Makamı gelir. Bu makam, 
makam-ı Muhammedî'dir. Mukayyed olan varlıktan kaydın kaldırıldığı 
yerdir. Gerçek imanın son durağı burasıdır. Bundan sonra başkaca bir 
makam yoktur. Çünkü burası en yüce mertebedir. 163 



163 (KUMANLIOĞLU, 1988) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 67 



12 

Vezin: Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilün 

O / i J. w S sis s ■£ s w » 

1 \£EJp 7:1*^ lîIİjAS ıV**^ J^ "^ ^Üa^a-Jl (_£.>!* »Ju* J-aP- *J .V 



"Salik-i rah-ı hakikat aşka eyler iktida." 

Cümle eşyaya birer halet konulmuştur müdâm, 

Birbirinden bazı nakıs bazın isti'dadı tam. 

Meşreb-i alâ olan neş'e nedir hâsıl kelâm, 

"Aşktır ol nes'e-i kâmil kim andandır müdâm. 

Meyde teşvir-i hararet neyde te'sir-i şada. " 166 

Gülşen-i vahdet çü kalb-i emr-i râm-ı aşktır, 
Lezzet-i vuslat heman ancak merâm-ı aşktır. 
Terk-i kevneyn eyleyen mest-i müdâm-ı aşktır, 
"Vadi-i hayret hakikatta makam-ı aşktır. 
Çün müşahhas olmaz ol vadide sultandan geda." 

Arifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi, 

Nuş edip sahba-yı zatı can olur her bir demi. 

Mazhar ana ayn-i zahir görünür gider gamı, 

"Eylemez halvet sarayı sırr-ı vahdet mahremi. 

Aşıkı ma'şukdan, ma'şuku aşıktan cüda. " 

Ehl-i Hakk olmak dilersen zerk-i taat terkin et, 
İçini saf eyleyigör var kıyafet terkin et. 
Pend-i guş eyle basiretle sefahet terkin et, 
"Ey ki ehl-i aşka söylersen melâmet terkin et. 
Söyle kim mümkün müdür tağyir takdir-i Hüdâ." 

Varlığın mahvetmek oldu ayin-i erkân sadıka, 

Kalbini yakmak gerek anın demadem bârika. 

Âşık oldur gitmeye her dem başından saika, 

"Aşk kilki çekti hat levh vücud-i aşıka. 

Kim ola sabit Hakk isbatında nefyi mâada." 



İnne li'r- Rahman-i tarfen kadr-i enfas-il vera, 
Küllü mer'in salik-ün behcen kadimen bil-heva. 
Men lehu aklün selîmün yektedi bi'l-Mustafa, 
Kad enarel-aşk-ı lil-uşşak-ı minhac-il Hûda. 

Fuzûlî kuddise sırruhu'l-azize ait gazelin tahmisi. 
Altı çizili beyitler Fuzûlî kuddise sırruhu'l-azize aittir. 



68 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Ey Niyazi ibtidasız zevk buldun aşktan, 
Yârin isbatmda (La) sız zevk buldun aşktan. 
Daim-ü baki fenasız zevk buldun aşktan, 
"Ey Fuzuli intihâsız zevk buldun aşktan. 
Böyledir her iş ki Hakk adıyla ola ibtidâ." 



Rahman'a ulaştıran yollar nefesler sayısıncadır. 

Allah Teâlâ'ya ulaştıran yollar nefesler sayısınca olduğu meşhur bir 
sözdür. 

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme daima, iman nedir? 
diye sorarlardı. O da soranın haline göre cevaplar verirdi ki ona layık bir 
cevap olsun. Bir defasında 

"Müslüman, elinden ve dilinden, Müslümanın güvende olduğu 
kimsedir" buyururlar. Diğer bir defasında, 

"Namazını kılan, zekâtını veren kimsedir", cevabını verirlerdi. Biz 
de bir çare bulalım, çaresiz değiliz. 

Âlemin çaresini biz bulalım. Bir Elifin ne olduğunu bilsen bütün 
Kur'ân-ı Kerim'i biliyorsun demektir. 167 

Bu durumun gerçek olduğu Psikiyatri açısından da geçerlidir. Onun için 
çok olan yolların mürşidlerinin bulunma gerekliliği kaçınılmazdır. 

İrvin D. Yalom, psikiyatr olarak bütün hastalarına, hikâyeleri ortaya 
çıktıkça bir şaşkınlık duygusuyla yaklaştı. Her hastanın benzersiz bir 
hikâyesi olduğuna, bu yüzden hepsi için farklı bir tedavi uygulamak 
gerektiğine inandı. Bu tutumu, yıllar geçtikçe onu bugün ekonomik güç- 
ler tarafından farklı yönlere çekilen profesyonel psikiyatriden, 
semptomlara dayalı tanı ve herkes için tek tip, kısa süreli tedaviden 
uzaklaştırdı. 168 

Eğer ruhanî hayatın terbiyesi kitaplar sayesinde olabileceği muhakkak 
olsa idi Allah Teâlâ nebilerini göndermeyip kitaplar ile yetinirdi. Buradan 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatımızın her anında 
bize gerekli olduğu da açığa çıkmaktadır. 



157 (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.301-302), s. 390 

158 (YALOM, et al., 2000), s. 3 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 69 



Bütün hakikat erenlerindeki kadim 169 güzellikleri hevaları 170 iledir. 

Yaratılışın güzelliği nefse yardımcı olur. Bu yolda Allah Teâlâ'nın kulları 
için bu şekildeki muratlarını tayin etmek mümkün değildir. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem için 

"Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir." m buyurulması yaratılış 
yönünden mükemmelliğine işarettir. Burada şu soru akla gelirse 

"Peki, niçin, Allah Teâlâ bu imkânı her kulu için murat etmedi?" 

Allah Teâlâ mahlûkatı yaratırken olması gerekeni meşiyyet dairesinde en 
güzel şekilde ve noksansız yaratmıştır. Eğer bir noksanlık var gibi 
görünüyorsa o Allah Teâlâ'nın dilemesi yanında o mahlûk için olabilirliğin en 
yüksek seviyesidir. Hz. Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz buyuruyor ki: 

Eğer sen kötülükler de ondandır dersen öyledir, ama bundan onun 
kemaline noksan mı gelir ki? 

Bu kötülük ihsanı da onun kemalindendir. Dinle ulu kişi, sana bir misal 
getireyim: 

Meselâ ressam iki türlü resim yapar: 

Güzellerin resimleriyle, çirkin resimleri. 

Yusuf'un, yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkin 
iblislerin resmini de. İki türlü resim de onun üstatlığının eseridir. 

Bu, ressamın çirkinliğine delil olamaz, bilâkis üstatlığına delildir. 

Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler, onun 
etrafında döner, örülür. Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, 
üstatlığını inkâr eden rüsvay olur. Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse 
ressam, nakıstır. İşte bu yüzden Tanrı hem kâfirin yaratıcısıdır, hem 
müminin. Bu yüzden küfür de Tanrılığına şahittir, iman da. İkisi de ona 
secde eder. Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Tanrı 
rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır. 

Kâfir de istemeyerek Tanrı'ya tapar, ama onun maksadı başkadır. 
Padişahın kalesini yapar, ama beylik dâvasındadır. Kale, onun malı olsun 
diye isyan eder, fakat nihayet kale, padişahın eline geçer. Müminse o 
kaleyi padişah için tamir eder, makam sahibi, mevki sahibi olmak için 
değil. Çirkin, " Ey çirkini de yaratan padişah, sen güzeli de yaratmaya 
kadirsin, çirkini de" der. 



Kadîm: Eski zaman. Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. Evveli 
bilinmeyen hâl ve keyfiyet 

Heva: İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve 
günah olan arzuları. 
171 Nun,4 



70 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Güzel de " Ey güzellik padişahı, beni bütün ayıplardan arıttın" der. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nasihat etmesi ve hastaya dua 
öğretmesi. Rasûlüllah, o hastaya dedi ki: 

" Sen, şunu söyle; Tanrı, sen bize güçlükleri kolaylaştır. Dünya 
yurdunda bize iyilik ver, ahiret yurdunda da. Yolumuzu gül bahçesi gibi 

172 

lâtif bir hale getir, ey Yüce Tanrı, konağımız zaten sensin." 



Mustafa ile akl-ı selim tabii olur. 

Akıl ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin beraber zikredilmesi şeriat 
makamının akıl ile sorumlu tutulmasındandır. 

"Akl" bağlamak kökünden gelen bir kelimedir. Anlamak ve idrak etmek, 
düşünme ve muhakeme etme ve doğruyu bularak onu sağlam bir yere 
bağlamak anlamına gelmektedir. Akıl eşyayı olduğu gibi anlama ve 
anlamlandırma, güzel ve çirkini ayrıt edebilme, doğruyu ve yanlışı kavrama 
kabiliyetidir. 

Akl-ı selim, ise hüküm ve kararlarda iki hayırdan daha iyi olan hayrı, iki 
serden ehven-i şerri bilebilme özelliğidir ve kâmil akla verilen isimdir. 
Buna "sağduyu" demek de mümkündür. Allah Teâlâ buyurdu ki; 

"Yüzünü Allah'ın fıtrat üzere yarattığı hak ve hanifdini olan tevhide ve 
İslam'a yönelt. Ki Allah insanı bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah'ın kadim 
kanunu olan yaratılışında bir değişim söz konusu olamaz. Doğru, sabit ve 
hak din ve yol budur. Ama ne var ki insanların çoğu bunu bilemezler" 173 
Akl-ı selim, "yaratılışta Allah'ın insan kalbine koyduğu ilahî hakikatleri ve 
gerçeği kabul etmeye yatkın olan kabiliyet" anlamındadır. 

1 1 1 // / 

^Jv^il -r\j>tl> lJIIIaÜ (V-*^ ->^ **"* 

Hüdâ yolu aşk ateşini âşıklara yaktı. 

Allah Teâlâ kendine kavuşma yolununun şevk ve iştiyakını âşıklarına 
tattırdı. Çünkü aşkın hallerinde şeriata muhalif hallerin bulunmaktadır. Bu 
haller âşık için hoş görülürken diğer insanlar bu hallerinden dolayı sorumlu 
olurlar. 



"Salik-i rah-ı hakikat aşka evler iktida." 

"Hakikat yolunun saliki aşk yoluna uyar." 



172 Mesnevi , c. II, b. 2535-2554 



173 Rum, 30 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 71 



"Hakiki âşıkın aşk yurduna adım attığı ilk yer, zahitlerin ve ahitlerin 
gelebildikleri son yerdir." Denilmiştir. Hakikate ulaşmak isteyen aşk yoluna 
rağıp olmalıdır. Aşk, ebediyeti arayan ruhun, dünyevî aldanmalardan 
kurtularak derunî girdaba düşmesidir. Aşk yolu hakikate ulaşmada diğer 
yollardan kısadır. Bunu kısalığını şu sebeple anlarız ki; âşık hakikat yolunda 
bir anda uzun mesafeleri aştığı hâlde dönüşünü murad edince aldığı 
mesafede aynı masal kahramanlarının da yıllarca süren yolculuklarının, bir 
arpa boyunu geçmemesi gibidir. Geçen zamanın uzunluğunun aksine, alınan 
yolun kısalığı hatta hiçliği, aşığın yolculuğunun zahire uygun 
olmamasındandır. 

Niyâzî-i Mısrî hakikate ulaşmak isteyene aşk yolunu tarif etmesi 
bundandır. 

Cümle eşyaya birer halet konulmuştur müdâm, 

Bütün eşyaya birer değişmeyen bir hal konulmuştur, 

Eşyanın aslı için dört unsur bahsedilir. Ateş su hava toprak. Bu 
unsurlardan biri eşyada baskın olursa o özellik kendini daha çok gösterir. 

İnsan ruhu "Ben Adem'in yaratılışını tamamladığım zaman ona 
ruhumdan üfürdüm." 174 ayet-i kerimesinin ifadesine göre ilahî menşelidir. 
İnsan ruhu ten kafesine girdikten sonra maddî ve zulmanî bir hicab ile 
perdelenmiştir. İnsanın hamurunda "anasır-ı erbaa" denilen toprak, su, hava 
ve ateşten oluşan dört unsur vardır. Bunlardan toprakla su, zulmanî özelliğe 
sahiptir. Et ve kemikten meydana gelen insan vücûdunun temel unsuru 
toprak ve sudur. Bu yüzden tasavvufta zulmanî hicab sayılan bedenin ve 
bedenî ihtiyaçların riyazat ve mücahede ile inceltilmesi gerekir. 
Bu dört unsur ameller cihetinde de tecelli eder. 

Şahs-ı ruhu teşkil eden dört unsur, ruhun tecell-i ef'ale nisbetle 
kalbden iktibası ettiği anâsırı maneviyedir. Yani toprak mukabilinde olan 
namaz yemek gibidir. Hava mukabilinde olan hac ile ateş mukabilinde 
olan zekât ile fi sebîlillah verilen bir malda bir kesme maneviye vardır. Su 
mukabilinde olan oruçtur. Zira savmda bir nevi hayat vardır. İşte bu 
anasır-ı maneviye-i mesrûde ile ruh kendisine bir vücut-u mektebe-i 
maneviye yani vücud-u imâni teşkil eder. Nitekim Cenâb-ı Hakk İbrahim 
aleyhisselâma "öyle ise dört tane kuş yakala, onları yanına al. Sonra 
kesip parçala her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonrada onları 
kendine çağır koşarak sana gelirler Bil ki Allah azizdir, hâkimdir," 175 
buyurdular. Yani Dört dağ, hakikatte olan kalp, ruh, sır, hafi üzerine dört 
unsur vaz olunarak mecmû-u ruhun tasarrufuna mutı've munkad olup da 
ruha müracaat ettikleri ve ruh vücud unsuru teşkil ettiği gibi kalpden 



174 Hicr, 29 

175 Bakara :260 



72 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



iktibas ettiği anasır-ı erbaa-ı maneviye-i ilede vücud muktesibe-i 
maneviye-i tesis eder. Ve bu beyanda ruha ibrahimî itlâkiyet münâsib 
olur. 175 

Birbirinden bazı nakıs bazın isti'dadı tam. 

Birbirinden kimi noksan kimininin kaabiliyeti tam. 

Ey Hakk talipleri bilin ki, yukarıda anlatılan mürşid-i kâmillerin dışında 
kalan ve şeyh denilen kişiler, şer'-i şerifi öğreten, ilme'l-yakîn sahibi zühd 
ve takva şeyhleridir. Bunlar arasında da yalan söyleyip "biz falan sultânın 
ve filân efendinin tarîkatindeniz. Yetki ve seyr ü sülük bizdedir" diyerek, 
kendilerinin bu yolun ehli olduğunu söyleyenler, o göçmüş azizlere ve 
ilimlerine bühtan ederler. Kur an'da bu gibi yalancı şeyhler için 
"Yalanlayanların vay haline!" 177 denmektedir. 

Bilinmelidir ki, insân-ı kâmiller, kendilerine uymayan kişileri, tarîkat 
sülûkundan, ayne'l yakîn ve hakke'l-yakîn bilgilerden mahrum bırakırlar. 
Sonra bu yoldan sapanlar, o hakîkat ehlinin seyr ü suluklarına, 
vahdetlerine, tecellîlerine, tesellilerine, mukâlemelerine, 

müşahedelerine inkâra düşerler. "Bu manâlar olsa, bizim şeyhimizde de 
olurdu." derler. Kâmillerden duyulmuştur ki, yetmiş bin şeyh, müridiyle 
dergâha yüzü kara varıp mes'ûl ve muazzeb olup cehenneme 
gireceklerdir. Cenâb-ı Hak bizleri, mâyeli bir mürşid-i kâmile hizmet 
etmeyen o gibi kişilerden korusun. 

Bu gibi sahte şeyhler, mücâhid olup sülük etmemiştir. Bütün gaye ve 
gayretleri, mâl ve mülk edinmek, nâm ve riyaset içindir. Vaizler gibi halka 
nasihat ederek mürşid-i kâmilim diye geçinirler. Mürşid-i kâmile 
ermeden, ayne'l-yakîn ile seyr ü sülük etmeden, yedi dâirede nefsin yedi 
başını mücâhede ve gaza ederek kesmeden, ayne'l-yakîn ile görülen 
terkiplerin enfüsî tabirlerini bilmeden hilâfete gelinmez. Ve yine, 
tarîkatin tekmilinde, beyne'n-nevm ve'l-yakaza yani, uyur uyanık bir 
hâlde iken, Hakk'ın emriyle, Habib-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem 
yüzünden tarîkatten irşâd seccadesi üzere hilâfet verilmeyen kişi "tarîkat 
ve seyr ü sülük ehliyim" diye dava kılarsa, hem zail hem muzilldir. Bu 
kişilerden gafil olunmamalıdır. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, 
"amelsiz ilim vebaldir ve il imsiz amel dala İd ir." demiştir. Her ilim 
ehlinden görülmek lazımdır ki, azmaya. 

Buna göre şeyhlerde bir vebal vardır. Bunlardan, ehl-i insaf ve ehl-i 
takva olanlar, müridlerine, "kardeşler, biz sizi şer'-i şerif yüzünden, 
ilme'l-yakînden, amel, zühd ve takva ile buraya kadar sülük ettirdik. 



Tezkire, v. 6a-6b; isimli yazma bir eserden faydalanılmıştır 
177 Tur, 11 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 73 



Ancak, bundan sonra ayne'l-yakînden seyr ü sülük ile hakikate yol 
isteyeniniz varsa, gidip bir mürşid-i hakikî bulsun, âlem boş değildir. 
Bizden yana kıskançlık söz konusu olamaz, Biz ömrümüzü ilme sarf 
etdik. Seyr ü sülûku ve bâtınî irşâd yolunu ehlinden görmedik." 

demelidir. Bu gibi kişiler, ancak bu sözleri söylerlerse vebalden 
kurtulurlar. 

Ey Hak talibi olan âşıklar, eğer hakîkate ulaşmak istiyorsanız, mutlaka 
bir mürşid-i kâmil bulmalı ve ona teslim olmalısınız. İnsanı ancak bir 
kâmil eren yedi deryadan geçirip darb-ı tevhîd ile yuyup arıtabilir. Zira 
darbî tevhîd, usûldendir. Kudret topudur. Nefs-i hannâs, nefs-i emmâre, 
her türlü kötü ahlâk, akl-ı maaş ve nefs-i maaşın kuvveleri ve tahsilleri 
darbî tevhîdin ve esmanın ateşiyle yok olur. Nefs bu zikir lokmağıyla ıslah 
olur. Nefs-i hannâs tevhidi kabul edip mü'min olur. Akl-ı maaş, akl-ı 
maada; nefs-i maaş, nefs-i maada dönüşür. Darb-ı tevhîdin kemâli budur. 
Bu usûl nebilerden kalmıştır; san'at-ı nebevî ve san'at-ı evliyadır. Ne var 
ki, bazı noksan akıllılar, darb-ı tevhîde ve darbî Hû zikrine dahi edip karşı 
çıkarlar. Bu tür insanlar nefsî davranıp, "Allah sağır mıdır sessiz 
zikredince işitmez mi?" derler. O gibi inkarcılara cevap budur: 

"Evet, Cenâb-ı Hak, semî'dir, Basîr'dir, Alîm'dir, Habîr'dir, Allame'l- 
guyûb pâdişah'dır. Zâtını zikretmeği gönlümüze gelmeksizin bilir. Ancak, 
bizim nefsimiz, hannâsımız, akl-ı maaşımız ve nefs-i maaşımız sağır, kör 
ve câhildir. Zikri, onlara işittirelim, onların gözünü açalım, onlara Hakkın 
emrini bildirelim diye, candan, yüksek sesle ve iki yana salınarak kalb 
üzere hareketle yaparız. Ayrıca, insanların kalbi dünya ve mâsivâ fikriyle 
kararmış ve pekişmiştir. Adeta, taşa veya demire dönmüştür. Darb-ı 
tevhîd, kalbin pasını siler. Taş ve demir gibi kalbleri yumuşatır. Zikri kabul 
eder." 178 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 
"Ümmetim hakkında saptırıcı önderlerden korkarım." 179 

"Âhir zamanda birtakım insanlar çıkacak, dini dünyaya alet edecekler 
ve insanlara yumuşak görünmek için kuzu derilerine bürünecekler. Onların 
dilleri sekerden tatlı kalpleri ise kurt gibidir. " 

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: 

"Onlar benim hilmime mi aldanıyorlar, yoksa bana karsı cüretkarlık mı 
ediyorlar. Kendi adıma yemin ediyorum ki; onlara kendilerinden öyle bir 
fitne göndereceğim ki içlerinden hâlim olanı bile hayrete düşürecektir." 180 



Meşreb-i alâ olan neş'e nedir hâsıl kelâm. 



178 (Eroğlu Nuri, 2007), s. 78 

Tirmîzî, 2230 
180 Tirmizî, 37/Zuhd, 59 ( IV, 522, h. no: 2404). 



74 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Yüksek meşreb olan gönülde son söz nedir, 



Niyâzî-i Mısrî en yüksek yaratılış nedir diye soruyor. Bunun cevabını 
gelen mısrada "aşk" olarak açıklıyor. 

"Aşktır ol, nes'e-i kâmil kim andandır müdâm. 

"Aşk gönlün kâmil halidir, devamıda ondandır. 

Meyde teşvir-i 181 hararet ney'de te'sir-i şada. 

İçkide gizli bir ateş, ney'de etkili ses. 

Mevlâna kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz mesnevisinde. 
"Aşk ateşidir ki neyin içine düşmüştür, aşk coşkunluğudur ki şarabın 
içine düşmüştür." 182 

Rivayete göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ilâhi aşk sırrını Hz. Ali 
kerremallâhü veçheye söylemiş. Bu sırrın yükü altında ezilen Hz. Ali 
kerremallâhü veçhe gidip Medine dışında kör bir kuyuya bu sırrı anlatmış. 
Kör kuyu bu sırla köpürüp coşmuş ve taşmıştır. Su her yeri kaplayınca 
kenarlarında kamışlar yetişmiş. 

Oralardaki bir çoban bu kamışlardan birini kesip muhtelif yerlerinden 
delerek üflemeye başlamış. Çıkan ses kalplere coşku ve heyecan verip İlahi 
sırrı anlatır olmuş. Her mecliste her cemiyette ağlayan, inleyen ney iyilerin 
de kötülerin de dostu olmuş. Herkes kendisinden bir şeyler bulmuş neyde. 

Gülşen-i vahdet cü kalbi emr-i râm-ı aşktır, 

Aşk vahdet bahçesindeki kalbin itaatidir, 

Lezzet-i vuslat heman ancak merâm-ı aşktır. 

Aşkın isteği hemen ancak kavuşma lezzetidir. 

Terk-i kevneyn eyleyen mest-i müdâm-ı aşktır, 

Daima sarhoş eden aşk iki dünyayı terk ettirendir, 



"Vadi-i hayret hakikatta makam-ı aşktır. 

"Hakikatta "Hayret vadisi" aşk makamıdır. 

Âşık sevgilisini kavrayamadığından dolayı hayrete düşer, çünkü onun 



Teşvir: içinde bulunma, içine alma, içine alıp gizleme. Satılık olan hayvanı pazara 
çıkarıp gösterme. 
182 Mesnevi, c. I, b: 10 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 75 



tecellîleri sonsuzdur. Bu hayret ise hayret-i ilmiyye ve hayret-i şuhûdiyyedir 
(ilmi hayretler, gördüklerinde hayrete duçar oluşu). 

Sadreddin Konevî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz, sûfînin hakikat 
karşısındaki tepkisinin bir çeşit "hayret" olduğunu belirtmektedir. Bu 
hayret, bilgisizlikten değil, hakikatin çelişik ve paradoksal mâhiyetinden 
kaynaklanan bir hayrettir. Bu noktada İbnü'l-Arabî'nin görüşlerine 
başvurursak, hayretin iki şıkkının ayırt edildiğini görmekteyiz. Bunlardan 
birisi, cehalet ve bilgisizlikten doğan akılcı kimsenin hayretidir ki, bunu 
özellikle filozofun sülûkünü tasvir ederken ortaya koymuştur. İbnü'l- 
Arabî'ye göre bu hayretin sebebi, akılcının sülûke veya hakikate 
ulaşmaya başlarken umduğuyla tam anlamıyla çelişen bir şey elde etmiş 
olmasıdır. Bu durumda ise, tam bir hüsran ve şaşkınlık içinde 
kalmaktadır. İbnü'l-Arabî, bunu kötü bir durum olarak niteler. Bunun 
karşısında ise, İbnü'l-Arabî'nin "Muhammedi hayret" diye isimlendirdiği 
ikinci bir hayret vardır. Bu hayret, her şeyde Hakkı gören sûfî'nin 
hayretidir. Sûfî, biri çok, çoğu bir, evveli âhir, âhiri evvel, zahiri bâtın, 
bâtını zahir olarak görür. Bu gibi çelişkili durumları müşahede etmesiyle 
de hayrete düşer. Fakat bu hayret, şüphe ve anlamama hayreti değil, 
varlık alanında hareket etmeye çalışan nefsin kendi hâlindeki hayretidir. 
Bu nefis, dâirenin çevresinin hangi noktasından harekete başlasa, 
dâirenin merkezi olan Hakka ulaşır. Burada üzerinde durmamız gereken 
bir husus, İbnü'l-Arabî'nin bu hayreti "Muhammedi hayret" diye 
isimlendirmesidir. Bu isimlendirmenin iki sebebi vardır: 

Birincisi, Allah Teâlâ'nın mutlak ve kâmil bilgisinin tarzını teşkil eden 
tenzîh ve teşbih arasındaki bilginin "Muhammedi" bir tavır olarak 
görülmesidir. İbnü'l-Arabî, Nuh Fassında bu meseleyi ayrıntılı ele alır ve 
buradan peygamber ve ümmetinin ayrı ayrı eksikliklerine işaret eder. 
İbnü'l-Arabî'ye göre, Allah Teâlâ hakkında akıl ve vehim güçlerinin 
gerektirdiği hükmü aynı anda verebilmek, Allah Teâlâ'nın bütün 
mütekâbil isimlerinin mazharı olan Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellemin istidadına mahsustur ve sâdece onun şerîatı bu hükmü 
getirebilir. 

Bu hayretin "Muhammedi hayret" diye isimlendirilmesinin ikinci 
sebebi ise, sûfîlerin aktardıkları bir rivayettir. Bu rivayette Hz. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem, "Rabbim, sana dâir hayretimi artır" demiştir. 
Böylece "hayret", sâdece karşılaşılan bir durum veya mâruz kalınan bir 
şey değil, aksine talep edilen bir şey olmaktadır. Bu anlamda hayretin 
ideal bir mertebe olduğu da anlaşılmaktadır. 183 



183 (DEMİRLİ, 2003), s. 143 



76 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Çün müşahhas olmaz ol vadide sultandan geda." 

Zira o vadide sultan ve fakir gibi şahsiyet olmaz. 

Arifin aşk-ı ilâhîden yeğ olmaz hemdemi, 

Arifin ilâhî aşktan başka can ciğer arkadaşı olmaz, 

Nus edip sahba-yı zatı can olur her bir demi. 

Sahbayı zatı içen, her zamanı can olur. 

Mazhar ana ayn-i zahir görünür gider gamı, 

Kavuşunca asıl hakikati ona görünür ve gamı gider, 

"Eylemez halvet sarayı sırr-ı vahdet mahremi. 

"Vahdet sırrının sarayından mahrem halvete giremez 

Aşıkı ma'şukdan, ma'şuku aşıktan cüda." 

Aşıkı sevgiliden, sevgili âşıktan ayrı." 

Ehl-i Hakk olmak dilersen zerk-i WA taat terkin et, 185 
Hakk ehli olmak dilersen çirkin sözle taati silme, 



Hz. Âdem aleyhisselâmdan itibaren enbiyaya üstün bir dil kabiliyeti 
verildiğini; Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ise muhatap 
olduğu toplumun özelliğinden dolayı mükemmel bir dil birikimi ile 
donatılmıştır. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme 

"güzellik nerededir", diye sorulduğunda O'nun 

"dildedir" şeklinde cevap vermesi, dili ne kadar önemsediğinin 
göstergesidir. 185 

"Beyanda büyüleyicilik vardır" 1 " 
"Beyanda büyüleyicilik, şiirde hikmet vardır." 188 



Zerk: Çirkin söz söylemek. Kuşun terslemesi. 

Terkin: Boyama, yazma. Bozulma, bozma. Çizme, silme Belli bir saatte ve yerde 
buluşma için sözleşme. 

186 M. Akif ÖZDOĞAN, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), Sayı: 4; İbn 
Kuteybe, 'Uyûnü'l-ahbâr, nşr. Muhammed 'Abdulkâdir, el-Matba'atü'l-'asriyye, 
Beyrut, 1999, I, 184; el-Hafâcî, Sirru'l-fesâha, 61; İbn Reşîk, el-'Umde fi mehâsini'ş- 
şiir ve âdâbihî ve nakdihî, nşr. Muhyiddîn 'Abdulhamîd, Dârü'l-cîl, Beyrut, 1972, I, 
241. 

187 M. Akif ÖZDOĞAN, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), Sayr.4; 
Câhiz, el-Beyân, 1, 157. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 77 



İçini safeyleyigör var kıyafet terkin et. 

İçini saf eyleyi gör var kıyafet ile bozma. 



Zahir elbisenin güzelliği seni aldatmasın, demektir. Kişiye asalet veren 
kâmil tabiatıdır. Diğerleri ise ancak belli bir zaman insanı oyalar. Bakiyesi ise 
yel gibidir. 

Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu'l-aziz "Enbiyâmın ve evliyanun ekserisi 
ümmilerdür." 189 buyurması anadan geldiği gibi saf olanların bu yolda 
başarılı olacağını beyan ederek, sonradan alınan kıyafetin bir değeri 
olmadığını açıklamaktadır. 

Pend-i guş eyle basiretle sefahet terkin et, 

Basiretle nasihata kulak ver eğlence ile silme, 

"Ey 190 ki ehl-i aşka söylersen melâmet 191 terkin 192 et. 

"Ey kişi; aşk ehline söylediğinde melâmet ile sözleş. 

Yani aşk ehlinin halinin söz ile ifade edilemediği için yapılan hareketlerin 
zahirine aldanma demektir. 

Söyle kim mümkün müdür tağyir takdir-i Hüdâ." 

Söyle Allah Teâlâ'nın takdirini değiştirmek mümkün müdür?" 

Varlığın mahvetmek oldu ayin-i erkân sadıka, 

Sadıka varlığın mahvetmek asıl usul oldu, 



Kalbini yakmak gerek anın demadem bârika. 

Onun kalbini sık sık şimşek parıltısı yakmak gerek. 



188 M. Akif ÖZDOĞAN, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V (2005), Sayr.4; 
Kudâme b. Ca'fer, Nakdü'n-nesr, neş. 'Abdülhamîd el-'İbâdî, Dârü'l-kütübi'l-'ilmiyye, 
Beyrut, 1982,77. Naşir, bu eseri Kudame (337/948)'ye izafeten neşretmişsede 
Kudame'ye ait değildir. 

189 (MISRÎ, 1223), v. 104b 

Enbiyânın ve evliyanın çoğu ümmilerdir 

190 Ey: (Arabçada) "Bak, dinle, dikkat et, yahut, demektir ki" mânalarına gelir. Bir 
ibareyi tefsir için kulanılır. Türkçede: Yakın nida içindir. 

Melâmet: Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık. 
Terkin: Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme. Boyama, yazma. 
Bozulma, bozma. Çizme, silme 



78 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Aşkın deprasyonları ve stresi olmadan tazelenme ve olgunlaşma yoktur. 

Âşık oldur gitmeye her dem başından saika, 

Âşık her zaman başından yıldırım gitmeyendir, 

"Aşk kilki çekti hat levh vücud-i aşıka. 

"Aşk kalemi aşıkın vücuduna çizgi çekti. 

Kim ola sabit Hakk isbatmda nefyi mâada." 

Kim Hakk isbatmda sabit olursa nefyi bıraka." 

Âlemle meşgul olmayı bırakmazsan Hakkı isbat edemezsin. Cümle eşyada 
Hakkı gören nefyi terk etmiş demektir. 

Ey Niyazi ibtidasız zevk buldun aşktan, 

Ey Niyazi aşkta öncesi olmayan zevk buldun, 

"Eğer bize:- Tasavvufun iptidası nedir? Diye sorarlarsa, şöyle deriz: 
"İmanın altı erkânı vardır. Bunlar sırası ile: Allah-ü Teala'nın varlığına ve 
birliğine, meleklerine, nebilerine, kıyamet gününe, hayır ve şer Allah'ın 
takdiri ile olduğuna ... Dil ile ikrar ve kalb ile tasdikdir." 193 

Aşkta ise teklif hükümleri yoktur. İman konusunda âşıkların mezhebi 
yârin vechidir. 

Yârin isbatmda (La) sız zevk buldun aşktan. 

Aşktan yârin isbatmda (La) sız zevk buldun. 

Daim-ü baki fenasız zevk buldun aşktan, 

Daima aşktan fenası olmayan zevk buldun, 



"Ey Fuzuli intihâsız zevk buldun aşktan. 

"Ey Fuzuli aşktan sonsuz zevk buldun. 

"Şayet bize: - Tasavvufun intihası nedir? Diye sorarlarsa şu cevabı 
veririz: 

"Tasavvufun intihası; keza birinci sualde geçen altı erkânı, dil ile ikrar, 
kalb ile tasdiktir.. .-Nitekim Cüneyd-i Bağdadi kaddese'llâhü sırrahü'l-azîz 



193 Niyâzî-i Mısrî, Risale-i Esile ve evcibe-i Mutasavvıfa ne, BİRİNCİ SUAL VE CEVABI 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 79 



Hazretlerine bir gün: 

"Tasavvufun intihası nedir?. Diye sorduklarında, şu cevabı verdi: 
İptidasıdır." 194 



Böyledir her i$ ki Hakk adıyla ola ibtidâ. ' 

Her iş Hakk adıyla başlarsa böyledir." 



104 

Niyâzî-i Mısrî, Risale-i Esile ve evcibe-i Mutasavvıfa ne, İKİNCİ SUAL VE CEVABI 



80 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



> ' 



Müzğibetû dumûği aynîteskubü LSJjl ,^4* fy'* 1^4*^* 

Kadet mine'ş-şevki ileyküm tezhebü İJ*'S> I$ol JıpLJI j* ^° 

Nâru'l-fuâdu lem tendafî men sekîhâ ^^-" 5* J^ p alj-^l jt 

/" > ,> > 

İz küllemâ üciret vehiye tetelehhebü v^-j ^fj ^S*^ ^» ^ 

M/n şiddeti's-sevdâi fi leyleti'l-firakı jlyil JİS @ «-fajlJI îjJl j< 

Malîsivâ hevâkimû min müzhebin ^j»x> j* \JS'\ j j» ^JL ŞK» 



S S t s t s t } 



Hayyertumû bi'i-firakati'i-kaibi'i-mek'ibi *_JSCl}l *_JJül İSIyil lyjjî^- 

Yâ leytenîmin ba'di ba'de akrabin lJjJ\ jJu jJL j* Jy^ ^ 

o ı y y ı 

Muhtasarun tahlîsı halî bi'l-beyâni o 4^ <J^" o°^ jÂ~>l> 

i ■Ğ y _>S? 

Ma gultühû mutavvelün ve mutnibün *_^]ai j J^iai İ1İ3 U 

/■ yi 

Dâü'l-firagı leyse min tıbbe lehû aJ IJ& 'y 'jJ^ 3\y&\ «•& 

///o muvasilete'l habîbi'r-reyrabi ^j)^ *— «*^ SJu^l^i Vl 

frcu minallâhi'l-kerimi'l-müsteânü jlÜliil jv^SsSI <öil j. ji-jl 

//âce do; h/cr/n hâze'l-müznibi ^luilliE j_kj> »•la ^Ste- 

yy y s s • 

Âfod vedağtü tilke'l-kasıdetü nebezetün o'xû »luyaiil CiMo tJUPaj j5 



a ^ a 



Mine'l-beyâni ve'l-bedi'l-eğrabi 46-^ f ^ J ö4^ J* 

/evmen tezkurunî bikum muhabbetin X^> ISj ^ p jS U^f 

^ S } iy y 

Hakikatin ke'l-ümmehati ve'l-ebi ıŞİ\ j oL^D aI_I>- 

} s S yy 

Rafeğte sevâbe'n-nazmi lîalyâkumû \JS\Xz ^J J^\ Lj\j cJüj 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 81 



Ke'l-hulleti'l-müfeddadi'l-müzehhebi *_Jt>l_Iil Ja^A\ 3Jİ4d 

> 
Cemîbikum cem'un musahhahün bihî fîtJ»=^ İli- l^C ,y<^>- 

Kulûbuna mevsûletun lâ tuhcebu LJ>^ V "Aj*ay HjjLî 



Bi'l-ılmi ahyakum ilâhü'l-kâinati o\£lS\SI aJI '& K^A Atb\t 

, , , -j , 

Mâ zerre şarikun ve laha kevkebun t_^p '-rfj 3J& ji^ 



Sevgilisinin kaybolmasından gözümün yaşı dökülüyor 
Şevk ve iştiyaktan neredeyse sana gidesim geldi. 



Kalbimin ateşi ağlayışımdan dolayı da sönmedi 



> ' 



Hepsi de akıtılsa o yine tutuşur 

Gece vaktinde ayrılış karanlığının şiddetinden 

o 



Benim için yaldızlı parlayışından başka bir şey öfkelenmeleri 

*_^5slil i_JlÜI 23\^j_al\j !^jî*" 

Mahzun kuruntulara çilelere boğulmuş kalbin ayrılığı hayrete düşürdü. 






82 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Keşke bundan sonra akrabiyetten daha yakın olaydı. 

Kocamustafapaşa Dergâhı şeyhlerinden Yakub-ı Germiyânî'nin zaman 
zaman şiir söylediğinden ve "mevzun 195 kelâm" ettiğinden bahseden oğlu 
ve Menâkıbnâme yazarı Sinânüddin Yusuf, babasının; 

Ben ne hidmetkâr ne mahdum olaydum kâşki 
Gelmeyeydüm âleme ma'dûm olaydum kâşki 

beyitini söylemesi üzerine niçin ma'dumiyeti tercih ettiği sorusuna şu 
cevabı verdiğini nakleder: 

"1-E vvelâ: bu kelâm, âlem-i vahdetin lezzetinden müfârakât 196 elemi 
tezekkür olunduğu zamanda lisân-ı hâlden kale geçmişdür. 

2-sâniyen; şerâyit-i ni'met-i vücûd ki edasında nice ehl-i şuhûd âciz ve 
mertebe-i kemâle az kimse hâiz görüldüğü esnada makâm-ı acz'de vârid 
olmuş bir kelâmdur. 

3-sâlisen; bu kelâm, makâm-ı kâlde denilmiş değildir. Muktedâ-yı 
ba'zı hâldür ki bu mertebede fahr-i âlem salla' İlâ hu aleyhi ve sellem 

"Keşke Muhammed'in Rabbi, Muhammed'i yaratmasaydı." diye 
buyurmuşlar. Dâhi Hazreti Ali kerreme'llâhü veçhe, 

'hiç kimseyi reşk [gıpta] etmezem illa dünyaya gelmeyenlere reşk 
ede rem' demişler. 

Dâhi nice evliyâ-yı kibarın her birinün bu makamda bir kelâmı 
vardur." 197 



Bu halimin beyanının muhtasarın muhtasarıdır. 

Bu anlattıklarım kelimeye sığanlardır. Sığmayanlar içinse söz kafî 
gelmedi, demektir. 

Onunla söylediklerimiz uzun ve dayanılmazdır. 



195 Mevzun: Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün. Yakışıklı. Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal 
üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nail olan. 

196 



Müfarakat: Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek. 
Yusuf b. Yakup, Menâkıb-ı Şerif ve 
Aliyye-i Halvetiyye, İstanbul 1290. s. 70. 



Yusuf b. Yakup, Menâkıb-ı Şerif ve Tarikatnâme-i Pîran ve Meşayih-iTarikat-ı 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 83 



Ayrılık acısının tıbda bir ilacı yoktur. 

L^ji'°^.\ v-^^JI aL?I^ Vl 

Ancak rağbet edilen sevgiliye kavuşmayı 



e st 



Al n ..ı..ı*.ftJı /v)*-Voı iûiı ıV^^J 



Kerim ve müsteân 198 olan Allah Teâlâ'dan ümit ediyorum ki 



Ayrılık derdinin ilacı bu ağırlığı gidersin 



' w* > 



Bu kasideye bir parça koydum 



e / e i 



J>%jJ|jOOj, 



Beyan 199 , bedi' 200 ve garib 201 şeylerden 



Bir gün ki muhabbetin nasıl olduğunu hatırlattı. 



Ji\ j c>\£ıv SJLjii 



Muhabbetin hakikati aynı anneler ve baba gibidir. 



Müstean: (Avn. dan) Kendisinden yardım beklenen, yardım istenen. 

Beyan: İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme. Öğretme. Fesahat ve belagat. 
Edb: Belagat ilminin hakikat, mecaz, kinaye, teşbih, istiare gibi bahislerini öğreten 
kısmı. (Bak: Belagat) Söz olsun, iş olsun; vuku' bulan şeyden murad ne olduğunu o 
şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan bir sözle veya bir fiil ile açıklamaktır. 

Bedî:eşi benzeri olmayan hayret verici güzellikte olan, hârika. 

Garib: Hayret verici. Tuhaf. Kimsesiz. Zavallı. Gurbette olan. 



84 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Benim için bu nazmın güzelliğini yücelt 



(_~*. 



> X-JI , .^kkll *L>Jd 



jjâya. 



Altın ve gümüşle bezenmiş elbise gibi 
Onların seninle topluluğu sıhhatli topluluktur. 

Bizim kalplerimiz sana kavuştuğu için perdelenmez. 

Bâyezid Bistâmi kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz daima hacca giderdi. 
Vardığı bir şehirde önce oradaki şeyhleri ziyaret etmeyi sonra da başka 
işlerle uğraşmayı âdet edinmişti. Basra'da bir dervişin yanına uğradı. 
Derviş ona sordu: 

Ya Bâyezid, nereye gidiyorsun? Bâyezid cevap verdi: 

Mekke'ye, Tanrı evini ziyarete gidiyorum. 

Yanında ne kadar yol harçlığı var? 

İki yüz dirhem. 

Öyle ise kalk yedi defa benim çevremde dolan. O paraları bana ver! 

Bâyezid yerinden fırladı para çıkışını kuşağından çözdü öperek şeyhin 
önüne bıraktı, Şeyh tekrar söze başladı. Yine sordu: 

Ey Bâyezid! Nereye gidiyorsun? Gideceğin yer Tanrı' nm evidir ama 
şu benim gönlüm de Tanrı evidir. Ulu Tanrı hem o evin hem de bu evin 
sahibidir. O evi yaptırdıktan sonra orada hiç oturmamıştır. Ama bu ev 
yapıldıktan sonra hiçbir zaman buradan ayrılmamıştır: 

Kainat ilâhının ilmi ile size hayat veren 

Güneşin doğuşu ve yıldızların doğuşu gibidir. 



202 (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.321), s. 411 



. 202 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 85 



19 

203 

Mevâlîdin sana herfasl u babı, 
Senin vasfında vardır her birinde, 

Dahi da rey n ile berzah yüzünde 

ı_j 12 @ i_j 12 @ i_j uJ 

Ulûm-ü sûret-ü ma'nâ hakikat, 

Üçünden sırrıma dâim erişir, 

* -• ** * <• ** * -• 

Ki sen ben o demekten geçene yok, 
Sıfât-u zât-u ismân cehli ey dost, 
Hemin zât-u sıfat esmanı bilmek. 
Bunlardan görünen halkın vücûdu, 
Niyâzîcism-ü kalb-ü rûh ki denir, 



203 Vezin: Mefâ'îlün Mefâ'îlün Mefâ'îlün 



86 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Mevâlîdin sana her fasi u babı, 

Doğuşların senin için her bölümü ve alt kısımları 

Kitabın içinde, onun içindeki kitapta ve onun içindeki kitaptadır. 

İlk önce İnsân-ı Kâmil ve Veled-i kalp terimlerini inceleyelim. 

İnsan-ı Kâmil 

İslâm Düşüncesinde hicri yedinci yüzyıla kadar "kâmil" ya da 
"mükemmel insan" tabiri kullanılmış değildir. Bu tabiri ilk defa kullanan 
şahsın İbn'ül Arâbî olduğu kabul edilmektedir. Ancak bazı iddialara göre 
ise İnsan-ı Kâmil fikri İbn'ül Arabî'ye İhvan-ı Safâ'dan geçmiştir. Çünkü 
İhvan-ı Safa iki tür insan bulunduğundan bahsetmektedirler. 

Bunlardan birincisi kâmil insan olup, bilgi ve yaratılış bakımından 
mükemmel olan bir varlıktır. 

İkincisi ise sınırlı insan olup, yeryüzünde bulunan insandır. Bu insan, 
Kâmil insan sebebiyle yaratılmıştır. 

İnsan-ı Kâmil fikrinin İslâm Düşüncesinde farklı biçimlerde 
yorumlandığını görmekteyiz. Ancak biz bu yorumlardan, insanın ulaşması 
gereken olgunluk olarak kabul edilen fikri değil de, İlahî İsimler (Esmâ)'in 
ilk zuhura çıkış sebebi olması hasebiyle mükemmel bir şekilde yaratılan, 
Allah Teâlâ'nın bütün isim ve sıfatları kendisinde müşahede edilen, vahiy 
ve ilham gibi her türlü bilginin kaynağı olan ve bazı ilim adamlarınca 
Hakikat-ı Muhammediyye, Simurg, Bahr-i Muhît de denilen metafizik 
bir varlık olarak ta bahsedilmektedir. 

Bazı mutasavvıflara göre İnsan-ı Kâmil, bizim bildiğimiz manada, bir 
suretle var olan ve "beşer" adını alan insan değildir. İnsan-ı Kâmil, âlemin 
varlığının sebebi ve koruyucusu olan bir ilk örnek (prototip) olup, 
kendisine ilk akıl (akl-ı evvel) mertebesi verilmiş ve bilmediği şeyler 
öğretilmiştir. Bu varlığa "İlk İnsan" (el-İnsanu'l-Evvel) de denilmekte ve 
bu insanın her yönüyle cismanî insandan daha kuvvetli olduğu kabul 
edilmektedir. Çünkü cismanî insan, ilk insanın idol (sanem)'ü olduğu için 
derece ve özellikler bakımından daha az yetkindir. Eğer cismanî insan, ilk 
örneği olan insana benzemek isterse, ilim ve fazilet bakımından kendisini 
yetkinleştirmesi gerekir. İnsan-ı Kâmil'in, Kâmil Tabiat 205 ile benzeştiği 



(Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve 
temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. 
Bölüm. Mevsim. Aynı makamda çalınan şarkı. Çocuğu memeden kesmek. Birini 
zemmetmek. Gıybet. 

Kâmil Tabiat'ın neliği hakkında tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Zira her 
düşünür bu kavramı, kendince tanımlamış ve böylece birçok görüş ortaya çıkmıştır. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 87 



bazı hususlar bulunmaktadır. Hatta A. Bedevi'nin iddiasına göre, Kâmil 
Tabiat ile İnsan-ı Kâmil aynı şeydir. Bu iki fikrin benzeştiği noktaların 
başında, Kâmil Tabiat ve metafizik anlamdaki İnsan-ı Kâmil'in her ikisinin 
de cismanî değil, ruhanî varlıklar olduğu fikri gelmektedir. 

Molla Sadrâ'ya göre İnsan-ı Kâmil, insan türünün ilk örneği olan 
semavî bir insandır. Ona göre her varlık giderek kendi semavî ilk 
örneğine yaklaşacak; böylesi bir insan berzah olma niteliğine ulaşarak 
semavî bir insan (insan-ı kâmil)'a dönüşecektir. Kâmil Tabiat ile İnsan-ı 
Kâmil arasındaki önemli bir başka benzerlik de her iki varlığın Allah 
Teâlâ'nın yeryüzündeki "halife"si olarak görülmesidir. 206 

Veled-i Kalb 

Veled-i Kalb tabiri, tasavvufta ender kullanılan terimlerden biridir. Tasavvuf 
terimlerini ihtiva eden eski sözlüklerin hiç birinde bu terim yoktur. Ancak 
söz konusu terimi sadece Abdulkadir Geylanî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz 
(hyt.H65)'nin kullanmıştır. 207 Geylanî'ye göre, bir kısım tasavvuf ehli 

Ancak Kâmil Tabiat ile ilgili görüş belirtenlerin çoğunluğu, Aristoteles'e atfedilen 
"Estimahîs" adlı eseri referans göstererek bir tanımlamaya gitmişlerdir. İddialara 
göre bu eserde Aristoteles Kâmil Tabiat'ı, filozofun ilmini ve hikmetini artıran, ona 
ilham veren ve onu ilim ve hikmet bakımından olgunlaştıran ruhanî bir kuvvet 
olarak tanımlamıştır. Aristoteles'e atfedilen iddialara göre, bu güce filozoflardan 
başkası muttali olamaz. Çünkü filozoflar Kâmil Tabiat'ı gizli bir sır (es-sırru'l- 
mektûm) olarak kabul ederler. 

Kâmil Tabiat hakkındaki bu farklı görüşlerin ortak özelliklerinden hareketle 
onun, ruhanî bir varlık olduğunu, filozoflara veya tüm insanlara bilgi ve hikmet 
verdiğini, insanlığın ilk örneği olduğunu ve Allah ile insan arasında elçilik yaptığını 
anlamaktayız. 

Özet olarak Kâmil Tabiat, insanın ilk örneği, diğer ben'i, koruyucusu, manevî 
öğretmeni olarak kabul edildiği gibi, insan ruhları da onun manevî evladı olarak 
görülmektedir. Ayrıca bu terim, ortak özellikler gösteren Fa'al Akıl, Kutsal Ruh, 
Veled-i Kalb, Refîk-i A'lâ, Daimon ve Adam Kadmon gibi terimlerle de 
bulunmaktadır. 

"Hermes dedi ki; 

Bana nesnelerin ilmini getiren ma' nevî bir varlıkla karşılaştım. 

Sen kimsin? dedim. 

'Ben senin Kâmil Tabiat'ınım dedi" (ERDOĞAN, 7 [2006], sayı: 17) 
205 (ERDOĞAN, 7 [2006], sayı: 17) 

Hz. Kuddûsî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz, tarikat dersini ilk önce, Nakşîbendî Tari- 
katına mensup olan babası Şeyh Hacı İbrahim Efendi'den almıştır. Hz. Kuddûsî, 
bunu, Nasâih-i Kuddûsî isimli eserinde şöyle anlatır: 

"Ey oğullarım! Sizin ceddiniz kâmil ve mükemmel bir zât idi. Allah Tebâreke ve 
Teâlâ'nın tevfîki ile daha küçük yaşlarımda iken babam bana kelime-i tevhîd-i telkin 
eyledi. Bana; 
"Ahmed! Benim bu günümde çalış, gayret et. "diye emretti ve ben de çalıştım. Kısa 



88 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



kutsal mânâ hallerine, tıfl ya da veled (çocuk); bu hallerin neticesinde 
oluşan durumlara ise tıfl-ı mânâ (mânâ çocuğu) veya veled-i kalb (kalp 
çocuğu) demişlerdir. Nakşbendîlere göre, ruhunu riyazet ve güzel ahlak 
ile temizleyen kişilerin kalbinde bir yetenek oluştuğu ve bu yeteneğin, 
kişiyi ilim ve hikmet sahibi kıldığı şeklinde bir kanaat bulunmaktadır. Bu 
kanaate göre, uzun yıllar riyazet ve mücahede yapan kişilerde, "Rabbânî 
Mevhibe" denilen bir yetenek meydana gelir. Bu yetenek meydana 
geldikten sonra, bu kişiler, değişik kılıkları kabul etme yeteneği 
vasıtasıyla istediği biçime girebilirler. Tayy-ı mekân ve tayy-ı zaman gibi 
hareketlerin hepsi bu yetenek sayesinde olur. 208 

Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz kâinatın bir "doğuşlar âlemi" 
olduğunun farkındadır. Bundan ötürü "mevalid" kavramını kullanarak 
sunmaktadır. 

"Mevalid" kelimesi, "doğmuşlar" anlamına geldiği gibi "doğulan yerler" 
anlamına da gelmektedir. Bir olaydan başka bir olayın doğmasını da dikkate 
alarak "doğmuşlar" kavramını sadece canlılarla ilgili olacak ölçüde dar 
kapsamlı görmeyen Niyazi, bütün realitelerin her faslını (yani bölümünü) ve 
bunların da bütün bablarını (kısımlarını) dikkate almıştır. Bunu da açıklayan 
bilgilerde derecelendirme olduğunu hatırlatarak kitapların taksimatını 
yapmıştır. 

Bir olaydan başka bir olayın doğması sebep-sonuç ilişkisidir. Buna göre 
bu en iç ilmi bilenler bütün sebep-sonuç ilişkilerinde o tevhit ilmini bulunur. 

Küçük âlem (mikro-kozmos) insan compose bir varlıktır, yani mülk ve 
melekût olmak üzere iki âlemden mürekkebdir. Mülk âlemi cisim ve 
beden, melekût âlemi can ve ruhtur. Mülk âlemi ev, melekût âlemi ise ev 
sahibidir. Bu ev sahibinin mertebeleri ve her bir mertebede de bir adı 
vardır. Bir mertebede adı "tabiat", bir başka mertebede "nefs", 
diğerinde "akıl", başka birinde de "nurullah"dır. 

Birinci mertebe olan tabiattan üç şey meydana gelir. Biri imaret, 
bayındırlık ve itaat etmek; biri fesat, yıkıcılık ve İtaat etmemek; diğeri de 
kibirlenme, kendini beğenmişlik ve serkeşlik etmektir. Bundan dolayı 
peygamberler bu ev sahibine üç isim vermiş; mamur edip, itaat ettiği için 
"melek", fesat çıkarıp yıktığı ve itaat etmediği için "şeytan", kibirlenip 
kendini beğendiği ve boyun eğmediği için de "İblis" adını koymuşlardır. 
Bundan dolayı, her insanın onunla birlikte olup, onunla beraber yaşayan 
bir şeytanı vardır, denilir. 

zamanda veled-i kalp (kalp çocuğu) doğdu. Sol mememin altında veled-i kalbin 

hareket ettiğini rahmetli anam da bizzat müşahede ederdi." (Kuddûsî, Tarihsiz), 

s.7 

208 (ERDOĞAN, 7 [2006], sayı: 17) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 89 



Şu halde insan, hilkatinde "İblis'in hakikati", "şeytanin hakikati" ve 
"meleğin hakikati" olmak üzere üç hakikati cem etmiştir. Buna göre her 
insanla beraber görevli bir şeytan doğar hadisinde ifade edilen şeytanı, 
ister ontik bir varlık olarak, ister insanın tabiatından bir cüz, isterse her 
ikisi olarak ele alalım, hepsinde de müşterek netice ve hakikat şudur; 
kötülüğün kaynağı ve ilkesi olan "şeytan" insan ile birlikte var olmuştur 
ve "insan şeytanları" ile kastedilen de insanın görünmeyen, gizli olan, 
şeytanî yönleridir. İnsan, görünmeyen bu şeytanetini hal ve 
hareketleriyle izhâr edince "insan şeytanı" olarak vasıflanmakta ve ifade 
edilmektedir. Buna göre Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin 
"şeytan insanoğlunun damarlarında kanın aktığı yerden akar" hadisini 
de insanın tabiatındaki gizli şeytaneti olarak yorumlayabiliriz. 209 

İlk doğuş mukadder oldu, şu dünyâya geldin ya: ikinci doğuma da çalış 
ki nur olasın, Canını Hakk yoluna koy da böylece Allah Teâlâ'dan ders al. 

210 

İşte, inşânın Yaratıcı Kudretle vasıtasız diyalogu gerçekleştirebileceği 
duyular ve madde üstü plânlara gözünü açabilmesi İkinci Doğum 
(Vilâdet-i Saniye) veya Manevî Doğum (Vilâdet-i Mâneviye) dediğimiz 
olayla gerçekleşir. Manevî doğum, maddî doğumun vücûd verdiği et ve 
kan çocuğuna karşılık bir Kalp Çocuğu (Veled-i Kalb) vücûda getirir. 
Bedensel doğumun ana yurdu rahim, manevî doğumun ana yurdu ise 
dünyadır. Manevî doğumun anne ve babalığını Mürşid-i Kâmil yerine ge- 
tirmektedir. Kâmil bir Mürşid'in eliyle gerçekleştirilen doğum, sonuçta 
İnsân-ı Kâmili yâni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Vârisi inşânı 
ortaya çıkarır. 

"İnsan bebeklik döneminde mutludur. Çünkü arzuları ve iktidarı 
denge halindedir. Yani elde etmesine yetecek kadar güce sahiptir." 2n 

İlm-i Ledün'ün bir hedefi de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
Vârisi inşân yetiştirmektir ve İnsân-ı Kâmil'i ancak bir İnsân-ı Kâmil 

yetiştirir. 

İbn'ül Arabî , sık sık "insan-ı kâmil"in aynı zamanda Kur'an-ı Kerim 
olduğunu söyler. Bu sebeple onun Kur'an anlayışının ve Kur'an-ı Kerim'i 
yorumlama metodunun belirlenmesi aynı zamanda dil-varlık/insan 
arasında gördüğü paralelliğin tespiti açısından önemlidir. 212 

Bu noktada İbn'ül Arabî , şeyhi Ebu Medyen'in şu sözünü nakleder: 
"Aradığı her şeyi Kur'an'da bulamayan mürîd gerçek bir mürîd olamaz. 



209 (ÇAKMAK, -1994), s.34 
210 (VELED), b. 70 

211 Jean-Jacques Rousseau 

212 (ÇAKMAKLIOĞLU, 2005), s. 237 



90 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Bu derecede bir umumîlik ve kuşatıcılık vasfını taşımayan her söz de 
Kur'an-ı Kerim değildir." 213 

"Ben Kur'an'ım ve sebu'l-mesânî'yim 

Zamanların değil ruhun ruhuyum 

Müşahede ettiğimin huzurunda mukîmdir kalbim 

214 

O'nu müşahede ederim (hâlbuki) sizinle lisânım." 
Senin vasfında vardır her birinde. 

Senin yaratılışının sıfatlarının her birinde 
Bu cevaplar iç içe olarak vardır. 

S s C s } } ' il s i s s sis 

ij 1^«İju ı\ Xijj j< J3IL0 Uj t»»Jİj «31 j U (>«ü_j j^> }(l l^»x» 2 «_ ^I«SI ^o U<« tjSs-j 

"Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve 
denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı 
kuruyu ki apaçık Kitap'tadır ancak O bilir." 215 

İlim konusunda İbnu Ömer radiyallâhü anhın koyduğu şu kaide herkesçe 
benimsenmiştir. 

"Allah Teâlâ bilir demek kişinin ilmindendir. " Şöyle buyururlar: 

"Kişi sorulan şeyi iyi bilirse cevap vermeli, iyice bilemezse "Allah daha iyi 
bilir (Allahu âlem)" demelidir. Çünkü kişinin bilmediği hususlarda "Allahu 
a'lem" demesi onun ilmindendir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu 
konuda daha sarih bir ifade kullanmayı tavsiye eder. 

"Bilmiyorum." Aynen şöyle derler: "İlim üçtür: "Kur'ân-ı Kerim, yaşayan 
sünnet ve bilmiyorum (Lâ edri) demek. " 

Rivayetler, keza sorulara Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin da 
"bilmiyorum" diye cevap vererek, bu babta başta ulemâ, bütün ümmetine 
örnek olduğunu göstermektedir: İbnu Ömer radiyallâhü anh anlatıyor: 

"Bir adam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelerek: 

"Ey Allah'ın Resulü! Hangi yer daha hayırlıdır? diye sordu. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem: 

"Bilmiyorum (Lâ edrî)" dedi. Adam: 



213 İbnü'l-Arabî, Fütuhat, o V, s. 190; c. V, s. 137 



İbnü'l-Arabî bu şiiri, esrarengiz bir vakıasında karşılaştığı /ero'ya atfen 
zikreder. Bkz. İbnü'l-Arabî, Fütuhat (thk.), c. I, s. 70. Şiir için ayrıca bkz., A. mlf., 
Kitâbu'l-İsrâ (Resâil), s. 158.(ÇAKMAKUOĞLU, 2005), s. 237 
215 En'am, 59 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 91 



"Pekâlâ, hangi yer kötüdür?" diye sorunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 
sellem yine 

"Lâ edrî (bilmiyorum)" cevabını verdi. Bir müddet sonra Cebrail 
aleyhisselâm geldi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ona sordu: 

"Ey Cibril hangi yer daha hayırlıdır?" O da: 

"Bilmiyorum" diye cevap verdi..." Neticede cevap Cenab-ı Hakk'tan 
geliyor: 

"Hayırlı yerler mecsidlerdir, şerli yerler de çarşıpazardır. " 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu konuda da örnek alan İslâm 
âlimleri kendilerine sorulan soruların çoğunluğuna "Lâ edrî (bilmiyorum!)" 
diye cevap vermekten ar duymamışlardır. 

Niyâzî-i Mısrî burada cevabın içinde cevap diyerek doğrunun çoğu zaman 
fark edilemeyeceğidir. 

Dahîdareyn ile berzah yüzünde 

t_j 12 @ i_j 12 @ i_juj 

Dahi ahiret, dünya ve berzah âlemleri 
Birbirlerinden perdeli olarak gizlidir. 

Dâreyn, dünya ve âhirettir. Berzah ise bir âlemdir ki, dünyâ ile âhiret 
arasındadır, anın için ona berzah âlemi denildi. 

İnsan dahil, tüm yaratıklar işte üç yerde toplanırlar: 

Biri Âdem aleyhisselâmın yaradılışındaki, Âdem aleyhisselâmın zahrından 
latif suretler halinde çıkıp dört saf teşkil etmiş olarak Allah Teâlâ'nın 
huzurunda toplandığımız vakittir. Cenabı Hakk'ın 

"Elestü bi-Rabbiküm", "Rabbiniz değilmiyim" hitabıyle muhatap 
olduğumuz vakit Saidler ve Şakîler toplanmıştık. 

İkincisi berzah âleminde toplanırız. Bu dünyada hiç kimse kalmaz. Bu 
halde yüz yıl kalınır, sonra kırk gün yağmur yağar, herkes tüm insanlar 
kabirlerinde doğrulurlar. 

Üçüncüsü mahşerde toplanıldığı zamandır. 

Allah Teâlâ'nın üç nikâbı vardır. 

Biri dünyâ âlemindedir ki bu nikâptan mahcup O'nu göremez. Biri de 
âhiret alemindeki nikâptan ki, bu dünyada O'nu göremeyen, gerek 
cehennemde, gerekse cennette olsun görmezler. 

Küfür ehli ve şirk ehli İlâh olarak edindikleri suretler ile cehenneme 
girerler. 

Hicap ehli yani bunlar evvelce hayatlarında Hakk rezzaktır, gafurdur, 
rahîmdir, şöyledir, böyledir diye inanmış olanlar yalnız cumadan cumaya 
veya ayda bir kere inanışları vechîle görürler. 

Ancak Arifler, yani Tevhit ehli her yüzden gerek dünyâda gerek berzah 



92 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



âleminde ve gerekse âhiret âleminde dâima Allah Teâlâ'yı müşahede 
ederler. 

Ulûm-ü sûret-ü ma'nâ hakikat, 

İlimler zahir, batın ve hakikatten oluşur. 
Bunlar sırasıyla içilmesi gereken şaraplardır. 

İlimler de suret (sebep-sonuç ilişkileri), mânâ (soyut mânâ eksenleri) ve 
hakikat (tevhid gerçeği) ile ilgili ilimler olmak üzere üç sınıftır. 

İlimler "İlmel-yakîn"e, suretler "Aynel-yakîn"e ve ma'nâ-i hakîkat da 
"Hakk'al yakîn"e işarettir. 

İlmel-yakîn; Tevhid-i ef-al, 

Aynel-yakîn Tevhid-i sıfat, 

Hakk'el yakîn de Tevhid-i zattır. 

Sâlik olan kimse önce Tevhid-i efalde bir şarap Tevhid-i sıfatta bir şarap 
ve Tevhid-i zatta bir şarap içer, yani bu üç mertebede birer manevî şarap ile 
mahmur ve mütelezziz olur. Sâlik ma'nen içtiği bu üç şarabtan dâima 
sırrına ilham yoluyla gerek efal gerek sıfat ve gerekse zat mertebelerinde 
hitaba erişir. 
Üçünden sırrıma dâim erişir, 



Bu üç ilimden benim batınıma bilgiler ulaşır. 
Bunları rüya, ilham ve vahiy olarak bulurum 

İlâhî feyz süreklidir. Nübüvvetin bir bölümü olan rüya yoluyla 
müjdelerin (el- Mubeşşirât) kapısı kapanmamıştır. 216 



215 (ATAÇ, 1993), s: 413; 



Nübüvvelin kırk altı bölümünden birisi olan salih rüyaya dair hadisler farklı 
rakamlar ve lafızlarla; Ubâde b. es-Sâmit (r.), Enes b. Malik (r.) Ebû Hureyre (r). İbn 
Ömer (r.). Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.), Abdullah b. Mes'ûd (r.), Abdullah b. Abbâs (r.). 
Abdullah b. Ömer (r.). Abdullah b. Amr (r.). Ebû Katade (r,), Huzeyfe b, Esîd (r.). 
Avf b. Mâlik'den (r.) rivayet edilmiştir. 

Mesela: Ubâde b. es-Sâmit (r.) rivayeti için bak: Buharı, Ta'bîr (92). 4. Müslim. 
Rü'yâ (42), 1. 7. hd. no. 2264. Ebû Dâvûd, Edeb (35), 96, hd. no: 5018. Tirmizî, Ru'yâ 
(35). 1, hd. no: 2271. Musned, S, 316, 319. Şuab,4, 186, hd. no: 4755. 
Nübüvvetin kırk altı bölümünden birisi olan salih rüyaya dair hadislerin mütevatir 
olduğu da söylenmiştir. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 93 



Bir rivayete göre Niyazî-i Mısrî, çevresiyle olan bu yoğun ilişkisi 
nedeniyle manevî eğitimini ihmal etmeğe başlar. Bunun üzerine şeyhi, 
onu Elmalı'nın dışına bir iş için göndermek ister. Bunu öğrenen Niyazî-i 
Mısrînin hatırına, şeyhinden uzak kalacağı süre içinde, manen bir zayıflık 
olup-olmayacağı şeklinde tereddütler gelir. Aynı gece bir rüya görür, 
rüyasında üzerine korkunç bir ayı saldırır. Ayı ile bir müddet boğuşup, 
ümidini kestiği bir anda, şeyhi Ümmi Sinan belirir ve Niyazî-i Mısrı'yi bu 
zor durumdan kurtarır. Rüyasını ertesi gün şeyhine anlatır. Şeyhi de 
Niyazî-i Mısrî'ye hitaben, "oğlum Mehmet! o ayı yabandan değildir" 
der. Görüldüğü gibi ruh tezkiyesini ve nefis terbiyesini esas alan tasavvufî 
eğitimde rüyalar oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu rüyada 
anlatılmak istenen şeyhinin uyarısına karşı tereddüt geçiren Niyazî-i Mısrî 
böylece uyarılmış olmaktadır. Tasavvuf! Yorumlara göre, rüyada görülen 
her türlü hayvan, insandaki hayvanî nefsi sembolize eder ve nefsin 
olgunlaşmadığının belirtisi kabul edilir. Niyazî-i Mısrî kendi yazdığı 
tabirnamesinde, rüyada ayı görmenin nefsin olgunlaşmadığının ve o 
kişinin hayvanî sıfatlarının insanî sıfatlarına üstün geldiğinin alameti 
şeklinde yorum yapar. (Bkz. Niyazî-i Mısrî, Ta'biratü'l-Vaktât, 
Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi Böl., no: 3346/10, v. 
63b) 217 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi rüyada görme 

"Rüyasında beni gören, (hak olarak) beni görmüştür, çünkü şeytan 

218 

ben (i m sureti m)le hayale giremez." 

"Beni rüyada gören, hakikaten görmüştür, çünkü şeytan benim şeklime 

„ 219 

giremez. 

"Beni rüyada gören, hakikaten görmüş olur. Zira şeytan, benim 
suretimle temessül edemez. Bir de, benim üzerime bilerek yalan uyduran, 

220 

cehennemdeki yerine hazırlansın!" 

Tasavvuf ehli rüya konusunda sürekli olarak duyarlıdır. Bu nedenle en 
etkili rüyalardan biri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmektir. Fakat 
bu rüyalardaki uyulması gereken önemli hususları bilmek bir mürid ve 
mürşid için gerekli mühim meslelerdendir. Çünkü birçok kişi bu rüyalarına 
istinaden hayatının yönünü ve fikirlerini değiştirmektedir. 

Rüyada önemli husus görmek olmayıp, doğru olmak, tevilini bilmek ve 
hakikatine ermektir. Çünkü yalan rüya ve yorumunu bilmemek hata 
yapılmasına neden olur. 



217 (AŞKAR, 1997), s. 82, 
218 Buhârî, Ta'bir, 10/13. 

219 Müslim, Rü'yâ, 1/10. 

220 Buhârî, İlim, 39/51. 



94 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



"Görmediği bir rüyayı gördüğünü iddia ederek yalan söyleyen, 
(kıyamet günü) iki arpa tanesini birbirine düğümlemekle mükellef kılınır 
ve bunu yapamamasından dolayı ona azap edilir." 

Bu hadis-i şeriflerin izahı şöyledir: Bir kimse, Hz. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemi kendi şekli ve sureti ile görürse, gerçekten Hz. 
Peygamberi görmüş olur. Çünkü şeytana Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi 
ve sellemin şekline girerek birini aldatabilme gücü verilmemiştir. Bu 
açıklamayı Muhammed b. Şirin yapmıştır. İmam Buharî onun şu sözünü 
nakletmektedir: 

"Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi rüyada görmek, kişinin onu 
ancak hayatında vasıflandığı sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir." 

222 

Allâme İbn Hacer, sağlam senetlerle şöyle rivayet etmektedir: Bir 
kimse İbn Sirin'e, 

"Ben rüyamda Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi gördüm 
deyince" ne şekilde, ne biçimde gördüğünü sorardı. O kimse Hz. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şekline ve şemailine uymayan bir 
biçim söylerse, İbn Şirin ona: 

"Sen Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmemişsin" derdi. 
İbn Abbas radiyallâhü anhın tutumu ve davranışı da aynıydı. Nitekim 
Hâkim, senediyle bunu nakletmiştir. Doğrusu şu ki: 

"Hadisin sözleri de bu manayı tevsik ve ispat etmektedir. Bu hadisin 
sahih senetlerle nakledilen sözlerinin hepsinden anlaşılan şey, şeytanın 
Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şekline giremediğidir. Yoksa 
herhangi bir şekle girerek, insanı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 

223 

sellemi gördüğünü zannettirerek aldatması değil." 

Demek ki, sahih olan rüya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin 
sahih bir nakille sabit olan suretini görmektir. Şayet, biri bu suretten 
başka bir surette Rasûlüllahı rüyasında gördüğünü zannederse; o, 

224 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmemiştir. 

Bazı kimseler, "Eğer şeytanın hilesinden korunmak, Hz. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellemi sadece kendi asıl şekli ile görülmesi şartına 
bağlı olsaydı, o zaman bu koruma, ancak sağlığında Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemi görmüş olan kişiler için mümkün olurdu. Daha sonraki 
dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın suretinin Hz. 



221 ibn Mâce, Ta'bir, 3/2907. 

222 Buhârî, Ta'bir, 10/12. 

Ebu'l-Alâ el-Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri (Resâil ve Mesâil), çev. Yusuf 
Karaca, Risale Yayınları, İstanbul 1990, 4/9-10. 

Şeyh Alâaddîn, İmam Nevevî'nin Fetvalarının Şerhi, çev. Abdülbari Polat, 
Kahraman Yayınları, istanbul 1988, 342. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 95 



Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme veya başka bir kimseye ait 
olduğunu nasıl bilebilirler?" diye soruyorlar. Böyle bir sorunun cevabı 
şudur: 

Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri 
şahsın Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olduğunu tam bir 
güvenle söyleyemezler. Ama rüyalarının manasının ve konusunun 
Kur'an-ı Kerim ve Sünnetin bildirdiklerine uyup uymadığını kesin olarak 
bilebilirler. Eğer bu rüya, Kitaba ve Sünnete uygunluk gösteriyorsa, o 
zaman gerçekten rüyasında gördüğü kimsenin Hz. Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem olması ihtimali çok daha fazladır. Çünkü şeytan bir 

225 

kimseye doğru yolu göstermek için değişik şekle giremez. 

Rüya ve rüya ta'biri hakkında İmam-ı Rabbani kuddise sırruhu'l-azîzin 
273. Mektubundaki açıklama şu şekildedir. 

"Sual: Rüyada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem görülürse, o rüya 
doğrudur. Şeytanın aldatmasından korunmuştur. Çünkü şeytan, onun 
şekline giremez. Böyle bildirildi. Onun için, kardeşlerimizin rüyalarının 
doğru olması lazımdır. Şeytanın aldatması olmaz değil mi? 

Cevap: (Fütûhat-i Mekkiyye) kitabının sahibi, yani Muhyiddîn-i Arabî 
kuddise sırruhu'l-azîz Hazretleri, şeytan, Medîne-i Münevvere'de metfun 
bulunan Muhammed aleyhisselamın kendi şekline giremez diyor. Başka 
suretlerde de, Rasûlüllah olarak görünemez diyenleri kabul etmiyor. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi şeklini ve hele rüyada 
tanıyabilmek çok güç olacağı meydandadır. Bunun için, rüyalara nasıl 
güvenilebilir? Âlimlerin çoğunun dediğine uyarak ve Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemin yüksek şanına yakışacak üzere, şeytanın hiçbir şekilde 
o Serverin ismi ile görünemeyeceğini söylersek, o şekilden emirler almak 
ve onun beğenip beğenmediğini anlamak kolay değildir. Mel'ûn şeytan 
düşmanlığını burada da gösterebilir. Araya karışarak, olmayan şeyi olmuş 
gibi gösterebilir. Rüya göreni şaşırtır. Kendi sözlerini ve işaretlerini, o 
şeklin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sözleri ve işaretleri imiş gibi 
gösterir. 

Çoğumuzun bildiği gibi, bir gün Seyyid-ül-beşer "aleyhi ve ala alihi ve 
eshabissalatü vesselam" Ashabı ile oturuyordu. Kureyş'in ileri gelenleri 
ve kâfirlerin şefleri orada idiler. Seyyid-ül-beşer "aleyhi ve ala âlihissalatü 
vesselam" onlara (Ven-necmi) sûresini okudu. Onların putlarını anlatan 
ayet-i kerimeye gelince, mel'ûn şeytan putları öven birkaç sözü, o 
Server'in "aleyhi ve ala âlihissalatü vesselam" sözüne ekledi. Dinleyenler, 
bunları da o Server'in sözü sandılar. Şeytanın sözlerini ayet-i kerimeden 



225 Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, 4/10-11. (TEKHAFIZOĞLU, 2005), s. 17-21 



96 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



ayıramadılar. Orada bulunan kâfirler bağırmaya başlayarak, Muhammed 
"aleyhissalatü vesselam" bizimle sulh yaptı, putlarımızı övdü dediler. 
Orada bulunan müslümanlar da, okunan sözlere şaşakaldılar. O Server 
"aleyhissalatü vesselam" şeytanın sözlerini anlamadı. (Ne oluyorsunuz?) 
diye sordu. Ashab-ı kiram, siz okurken bu sözler de araya karıştı dediler. 
O Server "aleyhi ve ala alihissalatü vesselam" düşünceye daldı ve çok 
üzüldü. Hemen Cebraîl-i emîn "ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam" 
vahy getirdi. O sözleri şeytanın karıştırdığı, bütün Nebilerin sözlerine de 
karıştırmış olduğunu bildirdi. Allah Teâlâ, o sözleri ayet-i kerîme 
arasından çıkardı. Kendi kelamını sapsağlam yaptı. 

Görülüyor ki, o Server "aleyhi ve ala alihissalatü vesselam" hayatta 
iken ve uyanık iken ve Ashab-ı kiram arasında, şeytan-ı laîn o Server'in 
"aleyhi ve ala alihissalatü vesselam" sözüne kendi bozuk şeylerini 
karıştırıyor ve hiç kimse bunu ayıramıyor. O Server "aleyhi ve ala 
alihissalatü vesselam" vefat ettikten sonra bir kimse uykuda hisleri 
çalışmaz iken ve yalnız iken, nasıl olur da, rüyanın şeytanın 
karışmasından korunduğunu ve onun değiştirmediğini anlayabilir? 

Şunu da söyleyelim ki, mevlid okuyanların ve dinleyenlerin 
zihinlerinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu işten razı olduğu 
yerleşmiş bulunmaktadır. Çünkü övülen kimseler, övenleri beğenir. Bu 
düşünce, hayallerinde yerleşerek, hayallerindeki şekli, sureti rüyada 
görebilirler. Bu rüya doğru olmadığı gibi, şeytan da karışmış değildir. 

Şunu da bildirelim ki, rüyalar doğru olsa bile, ara sıra göründüğü gibi 
çıkar. Mesela, rüyada birisi görülürse, o kimsenin kendisi anlaşılır. Doğru 
olan rüyalar, çok olur ki, görüldüğü gibi çıkmaz. Bundan başka bir şey 
anlamak, yani tabir etmek lazım gelir. Mesela, rüyada Ahmed görülür. 
Ahmed ile Mehmed arasında sıkı bağlantı olduğundan, bu rüyadan 
Mehmed anlaşılır. Bu bildirdiklerimiz gösteriyor ki, oradaki 
sevdiklerimizin gördükleri rüyalara şeytan karışmamış olsa bile, bu 
rüyaların, görüldüğü gibi, olduğu nereden anlaşılır? Bunları tabir etmek 
lazım olmadığı ve başka şeyleri göstermedikleri nasıl söylenebilir? Demek 
ki, rüyalara kıymet vermemelidir. Her şey, insan uyanık iken vardır. 
Bunları uyanık iken görmeğe çalışmalıdır. Uyanık iken görülen, bulunan 
şeylere güvenilir. Bunlar, tabir etmek istemez. Rüyada ve hayalde 
görülen şeyler de, rüya ve hayaldir. 226 



Ki sen, ben, o demekten geçene yok. 

Sen, ben ve o demekten kurtulana 



225 İmam Rabbani, Mektubat, trc, H.Hilmi Işık, istanbul, 1977, s.450-452 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 97 



Dünyada, berzahta ve mizanda hesap yoktur. 



Burada bütün ilimlerin en iç tabakası bize tevhid gerçeğini 
bildirmektedir. Onun için Sen, ben, o demekten geçene hesap yoktur. 



■„■ 






"F/tne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer 
vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerini şüphesiz görür." 227 

jjjiösll »p jSj »jji jv-ı jl "il «ûl ^ylj (>f*lyl) iü\ jy \$m> jl jjJo_y 

"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de 
Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır." 228 



Sıfât-u zât-u ismân cehli ey dost, 

Sıfat, zat ve isimleri bilemeyen dost 

Şiddetli azab, eziyet, cezayı peşepeşe görmektir. 

Çünkü cehalet nimeti noksanlaştırır. Zat, sıfat ve esmayı bilmek sevaptır; 
akâid ( i'tikad olunan şeyler yani inanışlar ) dir. 

Hemin zât-u sıfat esmanı bilmek, 

Hemen Zatı, sıfat ve esmayı bilmek 

Dünyada huzur, berzahta rahatlık, ahirette cennet ile oyalanır. 

Muhyiddin ibn Arabîkaddese'llâhü sırrahu'l-aziz buyurur ki: 
"İnsan Hakkı delil cihetinden asla bilemez. Sâdece onun varlığını ve 
tek mabud olduğunu bilebilir. Çünkü idrâk eden insan, herhangi bir 
şeyi, o şeyin benzeri kendisinde bulunmadan idrâk edemez. Şayet bu 
durum olmasaydı, hiç kuşkusuz o şeyi ne idrâk edebilir ve de 
tanıyabilirdi. Dolayısıyla insan, sâdece kendisinde benzeri bulunan bir 
şeyi idrâk edebilir, bu durumda gerçekte sâdece kendisine benzer ve 
aynı olan bir şeyi idrâk edebilir. Bari Teâlâ ise, hiçbir şeye benzemez ve 
hiçbir şeyde onun misli bulunmaz. Dolayısıyla Hakkı insan asla bilemez" 



227 Enfâl, 39 
Tevbe, 32 



98 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



İbnü'l-Arabî'nin Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye benzemediği için herhangi bir 
şekilde mâhiyetinin bilinemeyeceğidir. 229 

Bunlardan görünen halkın vücûdu, 

Bu gördüğün mahlûkâtın varlığı 
Perdeler altınada kalmış seraplardır. 

Varlık yoktur. İnsanlar sadece niyetlere sahiptirler. Fakat tek varlık 
Cenab-ı Hakk'tır. İsim, sıfat ve şahıslar olarak görünen halkın vücudu ise 
serabın içindeki serabın içindeki seraptır. 

Sıfat, esma, efal ile zat bilinmez, ama zat ile bunlar bilinir ve zâtı bilmek 
sevaptır. Çünkü zat, sıfat, esmadan görünen Hakk vücûdu kemâl-i 
hararette karşıdan su gibi görünür, ana serap denir. Onun yakınına 
giderseniz bir şey yoktur. Biz o hali hararetin kemâlinden ( yüksekliğinden ) 
öyle görürüz. Efal aynasından görünen Hakk'ın vücûdu işte uzaktan 
görünen serap gibidir. Efal aynasından zannedersin ki Hakk'ın vücûdu 
oradadır. Yani sıfat ve esmada, hâlbuki bunlar birer tabirden ibarettir. 

Allah Teâlâ'nın ve kulun fail ve münfâil bulundukları bu bilgi sürecinin 
en önemli kavramsal ifadesi, "kurb-ı nevafil" ve "kurb-ı feraiz" diye 
isimlendirilen iki terimde kendisini bulmaktadır. Bu terimler bir hadisten 
alınmıştır ve hadiste Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kulun 
birtakım ibâdetlerle Allah Teâlâ'ya yaklaşacağını, ona yaklaşınca da 
kendisini seveceğini, bunun ardından ise Hakkın kulun işitmesi, görmesi, 
tutması vs. gibi bütün uzuvları olacağını belirtir. Bütün bu sürecin 
ardından ise kul, artık Allah Teâlâ ile bilen, Allah Teâlâ ile gören ve Allah 



229 (DEMİRLİ, 2003), s. 89; bkz. İbnü'l-Arabî, el-Fütûhâtü 'l-mekkiyye, c. II, 102 

"izzet perdesindeki hakikati i'tibariyle kendisi ve masiva arasında hiçbir ilişki 
olmadığı için, -işaret edildiği gibi-, bu vecihten Hakka dalmak ve onu tanımaya 
çabalamak, vakit zayi etmek, elde edilmesi imkânsız bir şeyi aramak ve ancak icmâlî 
olarak elde edilebilecek şeyi istemekten ibarettir." 

"Bilinmelidir ki: Kevnin Zât'ın bilgisine asla taalluku olamaz. Kevnîn bilgisinin 
konusu, mertebeyi bilmektir ki, o da, Allah'tır. Mertebeyi bilmek, ilâhın bilgisine ve 
de onun sahip olması gereken fiillerin isimleri, celal özelliklerine sevkeden, rükünleri 
korunmuş bir delildir."; 

"Bize göre Zât'ın bilinemeyeceğinde hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Aksine, hades 
sıfatlarının tenzihleri ona verilir. Zâtın kadimliği ve varlığı için söylenen ezel bile, 
evveliyet ve hadisliğe layık olan şeylerin nefyinden tenzih anlamı taşırlar. Eş'ariler, 
bu konuda bize karşı çıkmışlardır. Onlar, zannetmişlerdir ki, Hakkın nefsi sübûti 
sıfatlarım bilebilirler. Nerede! Biz ise, Ebu Said Haraz'ın dediği gibi, "Allah'ı ancak 
Allah bilir" deriz." 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 99 



Teâlâ ile işiten hâle gelmektedir. Sûfîler, bu durumu çeşitli ifadeleriyle 
dile getirmişlerdir ki, bunların pek çoğu şudur. 

"Allah Teâlâ ancak Allah Teâlâ ile bilinir" 

"Allah Teâlâ'ya en açık delil kendisidir" 

"Gördüğüm her şeyden sonra Allah Teâlâ'yı gördüm" 

"Her şeyden önce Allah Teâlâ'yı gördüm" 

"Her şeyi Allah Teâlâ ile bildim" 

"Her şeyi Allah Teâlâ' da bildim" 

"Onlar, Allah Teâlâ'yı bilmişler ve her şeyi Allah Teâlâ ile 
bilmişlerdir." 230 

Niyazi cism-ü kalb-ü rûh ki denir. 

Cisim, kalb ve ruh denen taksim Niyazi'dir. 
Taraflar üçgenindedir. 

İnsan kendi varlığında yani cisminin, içindeki kalbi ve içindeki ruh da, 
Hakk'ın görüntüsünün içindeki görüntünün içindeki varlıktır: 

[Ruh 

Ruh kelimesi Arapça bir kelimedir. Kelimenin kökü " T j j " 

harflerinden oluşmaktadır. Arapça'da bu kök harflerinden oluşan 
kelimelerin üç temel anlamı vardır.Bunlar: "Rüzgar, koku, rahatlama" dır. 
Bu üç temel anlayışın yanı sıra ruh kelimesinin "güç, esenlik, hız gibi 
mecazi kullanımları" nın olduğunu da belirtilmektedir. Ayrıca Arapça 
sözlüklerde ruh için "insanın kendisiyle yaşadığı şey" şeklinde bir 
tanımlama da yapılmıştır. Aynı zamanda Arapça sözlükler, ruh 
kelimesinin "vahiy, Kur'an, Cebrail, İsâ, rahmet" gibi anlamlarda da 
kullanıldığına işaret etmektedirler. Sözlük yazarlarının ruh kelimesine bu 
anlamları yüklemelerinde ki en önemli etken Kur'an-ı Kerim'de ruh 



230 (DEMİRLİ, 2003), s. 117; Bkz. Konevî, Fatiha Tefsiri, s. 249'da (İ'câzü 'l-beyân, s. 
309) şöyle demektedir: "Şu halde kim Hakkı tam olarak bilirse, bu durumda 
tazammun (içerme) ve iltizam yoluyla her şeyin hakikatini bilebilir. Hak ve insân-ı 
kâmil'in dışındaki şeylerde ise durum, açıkladığımız tarzdadır. Çünkü Allah 
Teâlâ'nın kullarından bâzıları. Hakkın fethinin kaynağı olabilir, böylelikle o kimse, 
Hakkı Hak ile bilir. Bu durumda Hakkın bilgisi ve müşâhedesiyle tahakkuk edip, bu 
bilginin ve müşahedenin hükmü, o kimsenin varlığının mertebelerine sirayet eder. 
Böylelikle o kişi, kendisine en yakın şey olan nefsine varıncaya kadar, her şeyi Hak 
ile bilir." Bu ve benzeri ifadeler ve bunlar hakkında değerlendirme için bkz. ibnül- 
Arabî, Kitabü'l-a'lâm, s. 2-3 



100 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



kelimesinin bu anlamlarda kullanılmış olması olsa gerektir. 

Türkçede ruh kelimesine "canlılık, duygu, en önemli nokta, bedeni 
etkin kılan canlılık ilkesi, bedenin hayat gücü, esans" anlamları 
verilmiştir. Ruh kelimesi Arapça bir kelime olmasına karşın 
Türkçeleşmiştir. Felsefe literatüründe ise ruh "kişinin benliğini meydana 
getiren entelektüel, ahlaki ve duygusal yetilerin tümü, bölünmez töz, 
bedeni harekete geçiren aktif ilke, pasif ve cansız olan beden üzerinde 
etkide bulunan güç, can ile bir tutulan tinden ayrı yaşam ilkesi" olarak 
tanımlanmıştır. 

İslâm dünyasında ruh konusunda daha başka görüşlerin olduğunu da 
burada hatırlatmadan geçmeyelim. Bununla birlikte, çok farklı şekillerde 
anlaşılan bu görüşleri tekçi ya da ikici İnsan anlayışlarından biri içinde 
mütalaa etmek de mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki, ruh görüşünün 
"zarürât-ı diniyyeden olmadığı" görüşünden yola çıkılarak, İslam düşünce 
tarihinde bu konuda serbestçe fikir yürütülmüştür. Ruhun mahiyeti 
konusunda öne sürülen görüşleri şu şekilde gruplandırmak mümkündür: 

1-Ruh başlı-başına var olan ve cismani olmayan mücerret bir varlıktır, 

2-gül suyunun güle sirayeti gibi bedene karışan latif bir cisimdir, 

3-ruh bedenden ibarettir, 

4-ruh kalp, beyin ve ciğerlerdeki güçlerdir, 

5-mizaçtır, 

6-mizaçtaki dengedir, 

7-nicelik ve nitelikçe dört unsurun uyumlu bir karışımıdır, 

8-mutedil kandır, 

9-beyindir, 

10-üç latif cisimden oluşan bir toplamdır, 

11-beyin ya da kalpte bulunan bölünmez bir parçadır, 

12-havadır, 

13-tabii ısıdır, 

14-manevî bir nurdur, 

15-hayattır, 

16-arazdır, 

17-cisimdir. 231 



Ruhun Yaratılışı 

Ruhun Bedenden Önce Yaratılışı Görüşü 232 

Bu düşüncenin şekillenmesinde yabancı kültürlerin etkisi çok 
büyüktür. Özellikle de Yunan kültürünün büyük etkisi vardır. Ruhun 
bedenden önce yaratıldığını iddia edenlerin en önemli delili Araf suresi 



231 (KOÇ, 1990),s,29; Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz, Ebu'l-Hasen el-Eş'arî, 
Kitabu Makâlâti'l-İslâmiyyîn ve İhtilâfi'l-Mûsallîn,(yav. H.Rİtter), İst. 1929, s. 33-34 vd 

232 (GEÇDOĞAN, 2005), s. 76 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 101 



172 ve 173. ayetleridir ki bu ayetler; 

"Rabb'm Âdemoğullarmm bellerinden zürriyetlerini aldı. Onları 
kendilerine şahit tuttu. Ve "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dedi. 
Onlar da "Evet, şahit olduk" dediler. Siz kıyamet gününde "biz bundan 
habersizdik" ve "daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de 
onlardan sonra gelen bir nesildik, batıl işleyenler yüzünde helak edecek 
misin? dersiniz" 

Ancak Araf suresi 172-173. ayetlerin anlaşılması ile ilgili iki farklı görüş 
mevcuttur. Bunlardan birincisi ayetin zahiri anlamıyla anlaşılıp 
yorumlanması, ikinci görüş ise ayetin fıtrî bir gerçeği ortaya koyduğu 
yorumudur. Bu konuda ilk görüşü desteklemede ayetlerden ziyade 
fazlasıyla hadis-i şerifler kullanılmıştır. Bu konu ile ilgili hadislerde bu 
yorumu destekleyen muazzam örnekler sunulmaktadır. Kadı 

Abdulcebbar, bu ayetlerin ruhların bedenlerden önce yaratıldığı 
düşüncesine işaret etmediği belirtir. Ona göre misak alabilmek için 
hayatta ve akıllı olmak gerekir. 233 Kelamcılar ruhların bedenlerden önce 
yaratıldığı anlayışını kabul etmemektedirler. Böyle bir düşünce onlara 
göre imkânsızdır. Söz konusu ayet insanın inanma, Allah Teâlâ'nın 
varlığına ulaşma duyusuyla yaratıldığını bildirmektedir. 

Ruhun Bedenden Sonra Yaratılışı Görüşü 234 

Bu görüşe göre beden önce yaratılmıştır. Ruhun yaratılması bedenin 
varlığından sonra söz konusu edilebilir. Bu görüşün en önemli 
savunucusu İbn Kayyım'dır. Onu böyle düşünmeye iten en önemli etken 
insanın yaratılışını ele alan ayetlerdir. "İnsanlığın atası Hz. Âdem 
Aleyhisselâmın yaratılması böyledir. Şöyle ki; Yüce Allah, Cebrail'i arza 
gönderdi. Yerden bir avuç toprak aldı. Onu yoğurarak hamur haline 
getirdi. Sonra ona şekil vererek ruh üfledi. Ruh, çamura girince çamur et 
oldu, kan oldu, hayat bularak konuştu." 

Ruh kelimesinin ıstılahi anlamına baktığımızda kelamcıların ruhu üç 
farklı şekilde anladıkları görülmektedir. Bunlar cevher, araz olarak kabul 
edenler ve ise ruhu latif bir cisimdir. Bu üç farklı görüşe kısaca değinmek 
gerekir. 

1-Ruhu cisim olarak kabul edenler; 

Bu görüş "Müslümanlar arasında ruhun cisim olduğu görüşü, onun 
araz veya soyut cevher olduğu görüşüne göre kronolojik olarak önce ve 
daha ağırlıklı olarak karşımıza çıkmaktadır." Bu anlayışa göre ruh bir 
atom, parçalanamayan en küçük parça olarak tanımlanmıştır. "Ruh 
bölünemeyen en küçük parçadır. 



Kadı Abdulcebbar, Tenzihu'l-Kur'an ani'l-Metain, Beyrut, thz., s. 153 
234 (GEÇDOĞAN, 2005), s. 78 



102 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



2- Ruhun araz olduğunu kabul eden görüş: 

Bu görüşü savunanlara göre ruh cisim değildir, maddi bir cevherin 
arazıdır. Bu kelamcıların görüşüne göre ruh cismi meydana getiren 
arazlardan bir arazdır. "Ruhu araz olarak tanımlayan bu görüşü, ruhu 
cisim olarak tanımlayan görüşten ayıran unsur, bu görüşü savunanların 
ruhun cisim olmadığı fakat cisimde kaim bir hal olduğunu 
söylemeleridir." Ruh da arazdır ve diğer arazlar gibi zaman içinde yok 
olur. 

3-Bu görüşe göre ruh ne cisim ne de arazdır. Ruh soyut bir cevherdir. 
Bu görüşün kaynağı Eski Yunan Felsefesidir. Bu felsefeye göre ruh 
cevherdir. Özellikle de Eflatun ruhu ide olarak kabul etmekle bu 
düşünceye kaynak teşkil etmektedir. Ve bu düşünce bazı kelamcılar 
tarafından benimsenmiştir. İbn Kayyım bu görüşe şu şekilde işaret eder: 
"Bazıları da: "Nefis ne cisimdir ne de arazdır. Nefsin bir yeri, boyu, eni, 
derinliği, rengi ve herhangi bir cüz'ü yoktur. Ayrıca o ne âlemin içindedir 
ne de dışındadır. Ona yakın da değildir, ona aykırı da değildir." 
Meşşailerin görüşü budur. Eş'ari bunu, Aristo'dan hikâye etmiştir. Onlar, 
ruhun bedenle olan ilişkisinin, ruhun bedene girmesi, ona yakın olması, 
beraber bulunması, ona yapışık olması ya da karşıt olması şeklinde 
bulunmadığını iddia etmişlerdir. Bu görüşün Ehl-i Sünnet içindeki en 
şiddetli savunucusu Gazzali'dir. Ona göre ruh soyut bir cevherdir ve bunu 
Tehafutu'l-Felasife adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde ele alıp 
açıklamaktadır. 



Ruhun Ölümsüzlüğü 235 

Ruhun ölümsüz olduğuna ilişkin görüşler uzun bir tarihi geçmişe 
sahiptir. Eski Semitikler olarak ifade edilen Asur ve Sümerlere ait 
tabletlerdeki işaretlerden anlaşılmaktadır. İnsanın yapısı ile ilgili bu 
farklı tanımlara rağmen Eski Mısırda da insanın ruh-beden ayrımına tabi 
tutulduğunu görmekteyiz. Aynı düşünce Hint kökenli dinlerde de 
mevcuttur. Brahmanizm, Budizm, Caynizm, Sihizm bu dinlerin en 
önemlileridir. Bu dinlerde ruh-beden ayrımı net bir şekilde karşımıza 
çıkmaktadır. Aynı zamanda ruhun ölümsüzlüğü anlayışı burada farklı bir 
anlayışa yol açmıştır ki bu tenasüh öğretişidir. İnsanı ruh ve beden 
olarak parçalayan düalist insan anlayışının mimarları Eski Yunan 
filozoflarıdır. 

İslam filozofları da ruhu ölümsüz olarak kabul etmektedirler. Bunlar 
arasında İbn Rüşd ve Sühreverdi'yi zikredebiliriz. Müslüman filozoflarının 
böyle düşünmesindeki en önemli etken, Eflatun'un fikirlerinden tercüme 



235 (GEÇDOĞAN, 2005), s. 86 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 103 



faaliyetleri sonucu haberdar olmaları ve bu fikirlerden etkilenmeleri olsa 
gerektir. Müslüman filozoflara göre ruh cevherdir. Bu soyut cevherin 
varlık sahasında kendini gösterebilmesi ise ancak bir bedenle 
bedenlenmesine bağlıdır. Aynı görüşü tasavvufçular da benimsemiştir. 
Hatta tasavvufun vazgeçilmez temel öğesi ruhun ölümsüz bir yapıya 
sahip olmasıdır. Ölümsüz olması dolayısıyla ruh asıl varlık, beden ise ruha 
arız olan ölümlü bir varlıktır. Bu anlayışın sonucu olarak insanın bedeni 
aşağılanmış, hakir görülmüştür; ruh ise üstün, yüce, ölümü özleyen bir 
varlık olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış doğrultusunda tasavvufçular 
ölümü; ruhun bedenden ayrılması, ruh ile beden arasındaki ilişkinin sona 
ermesi olarak anlamışlardır. Müslüman filozoflar ve tasavvufçular 

ruhun ölümsüzlüğünü kabul ederken, bazı kelamcılar ölümle ruhun da 
bedenle birlikte yok olduğu anlayışını benimsemişlerdir. Müslüman 
kelamcıların ruhun ölümsüzlüğüne dair fikirlerine baktığımızda 
kelamcılardan bir kısmı ruhu araz olarak kabul etmektedirler. Bu 
anlayışlarının sonucu olarak ruhun da bedenle birlikte yok olduğunu 
kabul etmişlerdir. Cevher ruh anlayışına sahip kelamcılar ise ruhun 
ölümsüz olduğunu düşünmektedirler. Ruhun cevher olarak kabul 
edilmesi kelamcıların felsefecilerin görüşlerinden ne kadar 
etkilendiklerinin bir göstergesidir. Cevher ruh öğretisini kabul eden 
Müslüman kelamcıların görüşlerini değerlendirmek için kullandıkları akli 
ve nakli birçok delil bulunmaktadır. 

Ruhların Mekânı 236 

Ruhların bir mekânda olacağı fikri ruhun olumsuzlu inancının bir 
başka yansımasıdır. Hayat boyunca ruhun bulunduğu mekân insanın 
bedeni idi. Ruh her ne kadar bedende bulunmaktan, ona hapis olmaktan 
memnun değil ise de bedenle birlikte olmaya mecburdur. Fakat ölümle 
birlikte beden yok olunca ruh kendine yeni bir mekân bulmak zorunda. 
Eski Yunan filozoflarından sistemli bir ruh anlayışına sahip olan Eflatun'a 
göre daha öncede ifade ettiğimiz gibi bedenden ayrılan ruh "hades" 
olarak isimlendirilen yere gider. Hadeste belirli bir süre geçiren ruh daha 
sonra dünyadaki hayatına göre tekrar bedenlenir. Müslüman 

kelamcıların ruhların mekânına dair görüşlerine baktığımızda birbirinden 
farklı görüşlerle karşılaşmaktayız. Her ne kadar ruhun ölümsüzlüğü 
konusunda Eflatun'un anlayışını kabul ediyor olsalar da kendi 
düşüncelerine göre ruha bir mekân oluşturmuşlardır. İnsan ölüm 
sonrasına dair ayrıntılı bir bilgiye sahip değildir. İnsanın ölüm ve ötesi ile 
ilgili bilgisi Kur'an-ı Kerim'in bize bildirdiği ile sınırlıdır. Kur'an-ı Kerim'de 
de bu konu ayrıntılı bir şekilde ele alınmamıştır ve verilen bilgiler de 



235 (GEÇDOĞAN, 2005), s. 93 



104 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



oldukça sınırlıdır. Durum böyle olunca insanın en çok merak ettiği 
ölümden sonra ne olacağı ile ilgili spekülasyonlar devreye girmiştir. 
İnsanların ölüm ve sonrası ile ilgili fikirlerini daha önceki inançlar, felsefi 
akımlar ve insanın hayal gücü şekillendirmektedir. Müslüman 

kelamcıların ruhların mekânı ile ilgili öne sürdükleri fikirler birbirinden 
oldukça farklıdır. 

"Bazıları, Mü'minlerin ruhlarının cennetin kapısına yakın bir yerde 
olduklarını, cennetten de nimet ve miktarının geldiğini ileri sürmüştür. 
Bazıları da ruhların kabirlerinin ucunda olduğunu iddia etmişlerdir." 

İmam Malik rahmetullahi aleyh der ki: Bana ulaştığına göre ruh 
salıverilmiştir, istediği yere gider. Bazıları da Mü'minlerin ruhları 
zemzem kuyusundadır. Kâfirlerin ruhları ise Hadramevt'te bulunan 
Berhut Kuyusundadır." 

İbn Hazm ruhların kabirlerin başında olduğu görüşünün Ashabu'l- 
Hadis ve Ehl-i Sünnet'e ait bir görüş olduğunu bildirmektedir. Aynı 
zamanda ruhların yeşil renkli kuşların kursaklarında bulunduğuna dair bir 
görüş mevcuttur. Aslında bu görüş şehitlerin ruhları için düşünülürken 
daha sonra bütün Mü'minleri içine alacak şekilde genişletilmiştir. 
Ruhların mekânı ile ilgili bir diğer görüş ise 

"Mü'minlerin ruhlarının Âdem aleyhisselâmın sağında, kâfirlerin 
ruhlarının ise Âdem aleyhisselâmın solunda yer alacağı" düşüncesidir. 
Bu görüşün kaynağı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç 
hadisesidir. Bu görüşe göre Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. 
Âdem aleyhisselâm ile karşılaşınca Mü'min ruhları Hz. Âdem 
aleyhisselâmın sağında, kâfir ruhları ise Hz. Âdem aleyhisselâmın solunda 
görmüştür. Bu görüşlerin hepsi haber ve hadislere dayandırılmaktadır. 
Kur'an-ı Kerim'deki hiçbir ayet bu görüşleri onaylamamaktadır. 

Ruhların mekânı öğretisinin kabul edilmesinin temelinde Eflatun'un 
ve eski dini inanç ve kültürlerin etkisi olduğunu görülmektedir. Bunu 
temsilen birçok durumla karşılaşılmaktadır. 

Kur'an-ı Kerim'de Ruh Kavramı 

Kur'an'da ruh kelimesi farklı ayetlerde olmak üzere 21 yerde 
geçmektedir. Bu kelime geçtiği ayetlere göre farklı anlamlara 
gelmektedir. Genel olarak bu anlamlar üç grupta toplanabilir. Bunlar: 
melek özelde Cebrail; vahiy ve Hz. İsa'dır. Ruh kelimesi melek anlamında 
Kur'an'da birçok ayette geçmektedir. Özelde ise Cebrail olarak 
kullanılmıştır. 

"...Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 105 



237 

güçlendirdik..." 

"O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh, her iş için iner 
dururlar." Her iki ayette de geçen Ruh kelimesini Elmalılı, Cebrail olarak 
yorumlamıştır ve diğer âlimlerin de aynı görüşte olduğunu belirtmiştir. 
Fakat diğer başka ayetlerde Cebrail anlamında ruh farklı sıfatlarla 

238 

kullanılmıştır. Bu tamlamalarda Cebrail, Ruhu'l-Kudüs ve Ruhu'l-Emin 

239 

olarak sıfatlandırılmıştır. Cebrail'in kuds ve emin gibi sıfatlarla 
nitelenmesini Elmalılı şu şekilde yorumlamaktadır. 

"Kâfirlerin iftiralarını şiddetle reddetmek üzere nebilerin temizliğini 
ve azizliğini açıklayıp tespit etmek anlamıyla ilgilidir. Yani: 

Ey Muhammedi Kur'an öyle mukaddes bir kitaptır ki, bunu sana hiçbir 
noksan ile lekelenme ihtimali bulunmayan Ruhu'l-Kudüs, yüce 
Rabbinden indirmekte, hem de hiçbir yanlışa yer vermeyecek biçimde 
hak ile indirmektedir." Bu sıfatları Cebrail için kullanan Allah mesajın 
doğruluğunu teyit etmek, vahyin kâfirlerin itiraflarından uzak olduğunu 
ifade etmek için bu sıfatlarla desteklemiştir. Yukarıda geçen ayette ifade 
edildiği gibi Hz. İsâ aleyhisselâmı desteklemek için de Cebrail gönderilmiş 
ve yine Kuds sıfatı ile nitelenmiştir. 

Kur'an'da geçen "ruhena", "Ruhu'l-Kuds", "Ruhu'l-Emin" kelimeleri 
Cebrail anlamında kullanılmıştır. 

241 

Kur'an'da ruh kelimesine verilen bir diğer anlam ise vahiydir. 

Kur'an'da ruh kavramının diğer bir kullanım şekli ise üflemek 
anlamına gelen 'n-f-h' fiili ile birlikte kullanılmasıdır. Üç ayette insanın 
yaratılışı ile ilgili olarak diğer iki ayette ise Hz. İsa'nın yaratılması ile ilgili 

242 

olarak beş ayette geçmektedir. 

Elmalılı Enbiya Sûresi 91. ayeti iki şekilde yorumlamıştır; "Yani 'De ki 
ruh Rabbimin emrindendir' İsra Sûresi 85 ifadesince emrimizden olan ve 
Âdem'e üflediğimiz ruhtan üfledik; içinde İsa'yı hayatlandırdık. Yahut 
ruhumuzdan demek ruhumuz tarafında demektir ki, Cebrail diğer bir 
deyiş ile Ruhu'l-Kuds vasıtasıyla üfledik demek olur. Meryem Sûresi 17. 

243 

ayet bu anlamı destekler." 

Aslında ruh ismi Cebrail'e ait iken bu isim hem Hz. İsâ aleyhisselâma 
hem de Kur'an-ı Kerim'e verilmiştir. Bu onların Cebrail ile yakın 
alakalarının bulunması dolayısıyladır. Yakın alaka diyoruz; çünkü bütün 



237 
238 
239 
240 
241 
242 
243 



Bakara, 253 
Nahl, 102 
Şuara, 193 

Meryem, 17; Nahl, 102 ; Şuara, 193 
Mümin, 15 ; Şûra, 52 
Secde, 9; Hicr, 29 Sâd, 72; Enbiya, 91 
Yazır, Hak Dini, c. 5, s. 297 



106 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



insanların ve hatta canlıların Cebrail ile alakası vardır; ancak bu alaka Hz. 
Âdem ve Hz. İsâ aleyhisselâmınınkine nispetle daha uzaktır. Yukarıda 
ifade ettiğimiz ayetleri bir bütünlük içerisinde değerlendirdiğimizde 
görülmektedir ki, Cebrail'in temelde iki görevi vardır. Bunlardan biri Allah 
Teâlâ'nın izni ile insanlara can üflemek diğeri Allah Teâlâ'nın kelamını 
nebilere iletmektir. Yaratılışla ilgili olarak Hz. Âdem aleyhisselâm ve 
Hz.İsâ aleyhisselâmın yaratılışlarının zikredilmesinin sebebi ise ikisinin de 
yaratılışlarının diğer insanların yaratılışlarından farklı ancak birbirine 
benzer olmasından kaynaklanmaktadır. Hz. Âdem aleyhisselâmın ana- 
babasız yaratılması, Hz. İsa aleyhisselâmın ise babasız yaratılmasında 
Allah Teâlâ'nın izniyle Cebrail devreye girmiş ve onlara canlılık vermiştir. 

"Meryem oğlu İsâ Allah'ın Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve O'ndan 
bir ruhtur." "...Ona ruhumuzdan üfledik." Bu iki ayet bağlamının 
dışında ve bu konu ile ilgili diğer ayetlerle bütünlük içinde 
değerlendirilmediği zaman doğru anlaşılması zor görünmektedir. Diğer 
ayetlerle bütünlük içinde anlaşıldığında bu güçlük ortadan kalkmaktadır. 
Şöyle ki: Evvela mezkur iki ayeti 'emrinden olan ruhu kullarından 
dilediğine ilka eder' Mümin Sûresi 15. ayeti ile 'Allah katında İsa'nın 
örneği, Âdem aleyhisselâmın misali gibidir; onu topraktan yarattı, sonra 
ona ol dedi o da oluverdi' Âl-i İmran Sûresi 59. ayeti açıklamaktadır. 
Çünkü bu ayetler gösteriyor ki, Allah Teâlâ'nın kelime ilka etmesi elçi 
meleği olan Cebrail'i 'ol' emrini iletmek üzere bazı insanlara 
göndermesinden başka bir şey değildir. Yapılan bu açıklamalardan çıkan 
sonuç şudur; 

Kur'an-ı Kerim'de insanın varlığı için ruh kelimesi kullanılmamıştır. Bu 
anlamı ifade etmek için nefs kelimesi kullanılmıştır. İnsana ruh üflendi 
ifadesi yanlıştır; doğrusu ruh tarafından üflendi demektir. Burada üfleyen 
parçalanmıyor, hulul etmiyor, sadece etki ediyor. İnsana ruhumuzdan 
üfledik ifadesi yukarıda açıkladığımız tarzda anlaşılmadığında Allah Teâlâ 
ile insan arasında ontolojik bir bağ olmaktadır ki bu da imkânsızdır. Bu 
anlayışa göre herkes Allah Teâlâ'dan bir parça taşımaktadır ki bu Allah 
Teâlâ'nın bize ifade ettiği anlayışa tamamen zıttır. Allah Teâlâ 
üflemekten münezzehtir. Bu itibarla ruhun Allah Teâlâ'nın bir parçası 
olması, tevhid inancına aykırıdır. Böyle bir durumu Kur'an'ın onaylaması 
mümkün değildir. Sonuç olarak ruh kavramı Kur'an'da Cebrail'in adı 
olarak geçmektedir. Bazı müfessirler ve kelamcılar bu anlamı fark 
etmişler ve Kur'an'ın tevhid konusundaki hassasiyetini dikkate alarak ruh 
kelimesini Cebrail olarak anlamış ve yorumlamışlardır. Âlimlerin bir kısmı 
ise Yunan Felsefesinin ve doğu dinlerinin etkisinde kalarak Kur'an-ı 



244 Nisa, 71 

245 r - , -._. 

Sad, 72 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 107 



Kerim'in bildirdiğinden ziyade yabancı kültürlerin bakış açısıyla Kur'an-ı 
Kerim'i yorumlamışlar ve problemli bir ruh anlayışını benimsemişler 
toplumun da benimsemesine yol açmışlardır.] 

Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, ruhla 
bedeni birbirinden ayırmak mümkün olmadığı gibi, mutlak anlamda ayrı 
kabul edersek, bunları bir araya getirmek de imkânsız denecek derecede 
güç olmaktadır. Öte yandan, bedene bağlı özelliklerimizle ruha bağlı 
özelliklerimiz birbirinden ayrılmadığından veya başka türlü söyleyecek 
olursak, kimliğimiz ve kişiliğimiz açısından beden de son derece Önemli 
olduğundan, cevher ruhun bekâsını savunmak hiç de insanın 
ölümsüzlüğünü savunmak anlamına gelmemektedir. 

Kısaca ifade etmek gerekirse, ruhla bedeni birbirinden ayrı varlıklar 
olarak düşündüğümüzde, bunları bir araya getirmek mümkün olmuyor. 
İkisini bir tek varlık olarak düşündüğümüzde de birbirinden ayırmak 
mümkün olmuyor. Buna rağmen, kişisel özelliklerimizin korunması 
açısından akla en uygun olan görüşün ruh ve bedeni birbirinden 
ayıramayacağımızı savunan görüş olduğu görülmektedir. 247 



245 (GEÇDOĞAN, 2005), s. 58-67 
247 (KOÇ, 1990), s.45 



108 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



28 



Hidayetün kemület bi'ş-şerhi kad müzicet °<^>:'j> '& t'j^ Cİİi cuil 'jj> 

Ve cümleti'l-metni fî esnaihi düricet ı ^rji ^^ j J^N ■*^r j 

Ma ahsenet behçetü'l-kitabi iâ kâne kab Lji jD lal ı_jösSI Â^T cukl*â-l U 

/e nüshateyni fe sâre nüshatün cümiat i^ls- 'ks^Jı "JCaiî jIl?sİJ J_ 

Keennehâ mecmeu'l-bahrayni yeltegiyân jUZJo ^l^klll «l>*i Ç^o 

Aleyhâ sicinü'l-efhâmü insecet c^Jı\ i\-$\ jii» H^Ap 

Fe ekmele'l-lâhi şerhan kalbe câmiihâ \^>\s>- LAi lâ-^i «ûl Jli li 

B; ekmeli'l-ilmi ke'l-metnü'l-letî şürihat lı^-p> Jl\ jpliS'' Ju»SI Jlil 

} s SİS} 

Daîküm'ül-Mısriyyi yedû leküm & j&°^ 1$Ja*1\ ^aL>=_İJI «SÇpla 

An zahra gaybin bi de'vâtin lakat halusat 'cJ^s- °j2 Cj^'j* >_4^ ^4^> ^ 



'„ ' •> • - • "iti ' . ı-v^.. y \ y 

Tamamlanan hidayet bu açıklama ile bütünleşti 



Metnin cümlesi toplandığı zaman 



' > 



(Li jö lal t_jC>il â^T lı^LJsA U 

Kitabın güzelliği ne güzel oldu. İki nüshadan önce 

'_">.•• • ' y • >■* • ' • y 

Bu nüshada bunları toplayıcıdır. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 109 



Bahsedilen iki kitap dünya ahiret yatatılmadan önce yaratılan Hakikati 
Muhammediyedir. Bütün hakikatler ve ilimler Muhammedi hakikatten çıkar. 
Hak ve batıl gibi bütün zıtlar onun zât-ı maneviyesinde toplanmış ve 
birbirinin sınırına tecavüz etmeden Allah Teâlâ'nın emrine tabidirler. Şeytan, 
şeytaniyetini icra ederken aldığı zevk ile Cebrail aleyhisselâmın itaatındaki 
zevk birbine zıt gibi görünürken her ikiside halinden memnun şekilde hayat 
buldular. 



Sanki birbirine kavuşmuş iki deniz gibi 



241 ıj^JJI *X$i\ jii» U^JA* - 

Her ikisinden düşünce gemileri yapılmıştır. 

Zıtların varlığı ile düşünceler oluşur. Sonuçta düşünceler ile de bir şey 
değişmese de insan yorgunluğu ile aldığı zevkin psikolojik etkisi ile kalp 
özelliği olan dönerli (halden hale geçiş) durumu hayatı tatlılandırır. Aslında 
bütün hakikatler bilinmesi ile Allah Teâlâ iradesinde bir değişikliğe sebep 
olacak etki oluşturmaz. Yalnızca insan fıtratındaki boşluklar dolabın çarkları 
gibi dolar dolar ve taşar. Sonuçta bilgi ve düşüncenin yeri yine boşalmıştır. 



\pw\s- LAi \j>-°jJ^ «ûl JlSli 



Allah Teâlâ toplayıcı kalpte bu şerhi tamamladı 



a t s t t t , 



Kâmil ilim ile ki onun metni şerh edilmiştir. 



I 11} 



İhlâs sahibi Mısrî size dua etmek için çağırıyor 



\-frJj) Dokumak 



110 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Dua makakamı kulluk işaretidir. Dua, başka bir çaresi olmayan insanın 
kendisi ve başkası için üreteceği tek çaresidir. İster kâmil olsun, ister nakıs 
olsun bütün kullar Allah Teâlâ'ya dua etmektedir. Hırsız hapishanede, zahid 
mescidde, sarhoş meyhanede dua eder. Allah Teâlâ buyurdu ki; 

"De ki: Duanız olmasaydı, Rabbım size değer verir miydi? Gerçekten 
yalanladınız. O halde azab yakanızı bırakmayacaktır. " 249 

Aziz ve Celîl olan Allah Teâlâ şöyle buyurur: 

"Kulum büyük abdest bozup da abdest almadığı vakit, Bana cefâ etmiş 
olur. Abdest alıp da namaz kılmadığı vakit Bana cefâ etmiş olur. Namaz 
kılıp da Bana duâ etmediği vakit, Bana cefâ etmiş olur. Bana duâ edip de, 
Ben ona icabet etmediğim vakit, kendisine cefâ etmiş olurum; oysa Ben 
cefâ edici bir Rab değilim." 25 ° 

Bir gün Mevlânâ Şemseddin hazretleri buyurdu ki: Ebu'l-Hasani'l- 
Harakânî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz: "Bir adımımı Arşın üzerine, öteki 
adımımı da yerin altına koydum; fakat aradığım kapı kapalıydı, hiç açıl- 
madı. Niyaz eşiğine eğilmeden kapı açılmadı. Niyazın üstüne ibadet 
yoktur" dedi. 251 



Gaybın gizli tarafından bir tamamlanmış davetle. 



Furkan, 77 

ibn'ul Arabî, Mişkât-ü Envâr'da bu haberi, Ibnü'l-Cerrâh diye bilinen Abdullah b. 
Haneş el-Kinânî'den merfû olarak rivayet etmiştir. 
251 (YAZICI, 1995), c. 2, s. 264, (87) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 111 



34 

' ' ' >> > - 

ieyse li'd-dünyâ bekâün fihi ruhun ve irtiyâh T^J* J T-)-> ^ "^" ^"^ l/*^ 

İnnehâ sicnün alâ ehli's-salâhi lâ berâh -Ay * T^Cdl J-*l ,İp j 5 ?-" 1#1 

Kü//ı crfc//n sâlikin bi'z-zühdi anhâ yehtedî ı^^V ^^ -^*^ lîİSU* Jİp Jp 

Külli kalbin salimin bi'l-bu'di anhâ yesterâh jK^J* Kçs- jvj«Jo J\l» ^3 Jp 

Tafrah'ül-eşrâru li'l-elvâni m in lezzâtihâ l^jji a* jf>J\li jlj-iil ryj 

Tecalü'l-eyyâme leylen vahiden hatte's-sabâh 7-U^ail ^*- I jv^-lj $L] ICjl J*j>« 

S S } / Sİ S 

Tahzen'ül-ahyâru mimmâ yesterihü zü'l-hevâ \^X\ ji ja^Jı IL> jU>- >1 jj^a 

Tec'alü'l-efrâhu gammen bi'r-riyâzeti ve's-salâh -r^K^j <L*abjib UP Tİ j* Jİ <)**=> 

Yâ enîsel zülle lâ te'nîs bi ehlil i'tirâzi jlj- p 'l J-*^ j*^ * J-^l j- 4 ^ ^ 

Kul ilâhî baid ehli'l izze anhâ bi's-siyâh 7"V^ ^p "j*^ J-*l J*\» ^1 Js 

£â yüsihh'ul-aklu illâ bi't-tahayyüri beynehüm *çLl j*->^^ *\ Jü-İl ^n V 

tem yahlis kalbü mer'in minhüm illâ bi'l-cenâh t-U>JI y\ ~+i* *,Jİ »_Ai jcb>* J 

/Wö recâîminke yâ Rahman illâ hazret ik [^Ja^- y\ jU^-j l CiL» *\->-j U 

Yâ visâlallâh I il Mısrıyyi yâ hay re\ 'felah rS^l jj->- l'j^ya-JS «üil JC?j \T 



Tİ*J Jİ J TJJ <ü> ''i* w JJü ^fculS 

Dünyânın bekası yoktur, yani dünyâ kalıcı değildir ve onda rahat yoktur. 

"rahat yoktur" demek mümin kişi dünyada rahat edemez demektir. 
Çünkü mümin kişinin hedefi dünya olmayınca sürekli sıkıntılar içinde kalır. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Allah Teâlâ bir kulunu sevdi mi, onu muhtelif şeylerle müptela eder. 



112 Niyâzî-i Mısrî kaddcsc'llâhü sırrahu'l azîz 



Sabrederse seçkin kılar, şükrederse temize çıkarır" 252 

"Bir adam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, "ben seni 
seviyorum" deyince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 

"Öyleyse fakirliğe hazırlan" buyurdu. Adam: "ben Allah Teâlâ'yı da 
seviyorum" deyince: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem: 

"O halde belaya da hazırlan" buyurdu. 253 

"Allah Teâlâ bir kulunu sevdiğinde, onu belaya duçar eder, sabrederse 
onu korur, razı olursa onu tercih eder" 254 

Çünkü dünya mü'minlere rahatlık vermeyen bir hapishanedir. 

> > > f 

ji&ol Sla^j «j^ll 'cf^ ^""^ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: 

"Dünya, mü'mine hapishane, kâfire cennettir." 25S 

Çünkü mü'min bu dünyâda mahpus ise de gerek berzah âleminde, gerek 
âhiret âleminde rahat edecektir, kâfir ise o âlemlerde azab görecektir. 
Onun için dünyâ mü'minlere hapishane, kâfirlere de cennettir. 

Allah Teâlâ'dan dilenen afiyetin sonucu hep olumlu olmaz. Ölüm dahi 
mümine bir afiyet olur. Mesela Hz. Ali kerremallâhü veçhe efendimizin şehit 
edilmesi onun afiyeti olmuştur. 

ıjjiç Kçs> x*3İl iİaSu* Jİp Jp 

Akıllı olan dünyâya kendini kaptırmazsa hidâyet bulur 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Allah Teâlâ' nm Rab olduğuna razı olanlar, imanın lezzetini tatmış 
olurlar." 255 

Salim kalb ancak dünyâdan uzaklaşmakla istirahat bulur. 

Dünya sevgisini kalbden çıkarmadıkça rahat edilemeyeceği bilinen 
gerçektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 



252 İbn. Mâce, Fiten, 23; Tirmizi. Zühd, 57; ibn. Hanbel, V/427,429 
Tirmizî, Zühd, 36 

254 İbn. Hanbel, V/427, 429; Heysemi, 11/291 

255 Müslim, Zühd 1, (2956); Tirmizî, Zühd 16, (2325). 

256 Müslim, iman, 11; İbn. Hanbel, 1/308, Münavî, 11/29 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 113 



"Kalplerin, kendisine iyilik yapanı sevme, kötülük yapanı sevmeme 
özelliği vardır." 257 



frj)kopdj!^f>' 



Şerirler ise, yani sarhoşlar dünyânın lezzet ve türlü hususlarıyla ferahlarlar 
zevk alırlar 



Sabahlara kadar içki içerek dünyânın tadını bir gecede çıkarmak isterler. 



UjM Jİ füy.**J U^ \U>-)[t (JY^ 



Bunları gören hayır sahipleri de o şerirlerin bu hallerinden mahzun olurlar. 
Nasıl olurda şerirler vakitlerini boş yere geçirirler diye. 



ist} 



Hâlbuki hayır sahiplerinin ferahı ancak riyazet ve salâh ile olur. 



s> 



Zelil olan, yani "enis-el zül " bulunan nefsini aziz tutan ve nefsini büyük 
tutan (kendini beğenen, kibirli, azamet taslayan) kimselerle görüşme 
arkadaşlık etme sana onlar zarar verir. 

Hz. Ali kerreme'llâhü veçhe, kendini beğenme ve büyüklenmenin 
intaç edeceği vahim durumu şu sözleriyle formüle etmiştir: 

"İnsanın kendini beğenmesi, aklını kıskaç altına alan ve onu 
akletmez duruma düşüren amillerden biridir" (İ'câbu'l-mer'i bi nefsihî 
ehadü hussâdi aklih) 258 ve "Kendini beğenmek akıl ve kalbin afetidir" 
(el-İ'câbu âfetü'l-elbâb) 259 

Kendini beğenmek insanın özünde, yaratılışında olan bir hastalıktır. 
İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır öyleyken en mağruru da odur. 
Şurada, dünyanın çamuru ve pisliği içinde oturduğunu, evrenin en kötü, en 
ölü, en aşağı katında, göklerin kubbesinden en uzakta, üç cinsten 



257 Ebu Nuaym, Hilye, İV/121 

258 ibn Ebi'l-Hadîd, ŞerhuNehci'l-belâğa, XIX, 21. 

259 İbn Abdilberr,age.,l, 571. (GÜLER) 



114 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



yaratıkların en kötü haldekileri ile birlikte, dünya evinin en alt katına bağlı ve 
çakılı olduğunu bilir, görür ve yine hayaliyle, aydan yukarılara çıkıp gökleri 
ayaklarımın altına indirmek sevdasıyla yaşar. Aynı hayal gücüyle kendini 
tanrıyla bir görür; kendisine tanrısal özellikler verir; kendini öteki 
yaratıklar sürüsünden ayırıp kenara çeker, arkadaşları, yoldaşı olan 
varlıklara yukardan bakar; her birine uygun gördüğü ölçüde güçler ve 
yetenekler dağıtır. Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstünde ne altındayız. 
Bilge der ki, göklerin altındaki her şey, aynı kanunun ve aynı yazgının 
buyruğundadır. 26 ° 

... ma'nâsını bilmedün mi gözi toğrı yoldan gönli Hakdan şaşmadı gözi 
ve kalbi birbirinden ayrılmadı dimekdür. Sen de ey zâlim gözüni ve 
gönlüni birikdür gör bu işleri idebilür misin bunun gibi olmaz, olmaz 
sanılara meyi ider misin? 

Dervîşün birisi şeyhine dir ki sultânum ben bu gice bir vakıa gördüm. 

"seni gördüm ki ol kadar büyüdün ki cesedin dünyâya toldı sonra 
küçüldün şol kadar ki bir karınca kadar kaldım" dimiş. Şeyh ağlamış 

"oğul sen de mi gördün om" dimiş 

"yâ sultânum aslı nedür?" onun şeyhi dimiş ki 

"kutb âhirete gitdi beni kutb iderler sandum tâlib oldum ol vakt 
gördüm. Firengistândan bir papazı getürdiler kutb itdiler onun şapkasını 
benüm başuma giydürmeseler bârî kutb olmakdan geçdüm diyü şol 
kadar küçüldüm ki zerreye beraber oldum dimiş. İsteyene virmezler 
istedüklerine virürler kul kullukda gerek tanrılığa mahsus olan işe karış- 
mamak gerek ki sonında kişi hacîl olmaya." 251 

Rus lideri Stalin'in oğlu Yakov'un nasıl öldüğünü ancak 1980 yılında 
Sunday Times gazetesinde okuyabildik. İkinci Dünya Savaşı sırasında 
Almanlara tutsak düşen Yakov, bir grup İngiliz subayıyla birlikte bir 



250 (MONTAIGNE), İnsan ve Ötesi 
261 (MISRÎ, 1223), v. 97b 



... manasını bilmedin mi gözü doğru yoldan gönlü Hakk'tan şaşmadı gözü ve 
kalbi birbirinden ayrılmadı demekdir. Sen de ey zâlim gözünü ve gönlünü biriktir gör 
bu işleri edebilir misin bunun gibi olmaz, olmaz sanılara meyi ider misin? 

Dervîşin birisi şeyhine dir ki sultânım ben bu gice bir rüya gördüm. 

"seni gördüm ki ol kadar büyüdün ki cesedin dünyâya doldu sonra küçüldün 
şol kadar ki bir karınca kadar kaldun" dimiş. Şeyh ağlamış 

"oğul sen de mi gördün om" dimiş 

"yâ sultânım aslı nedir?" onun şeyhi demiş ki 

"kutb âhirete gitti beni kutb ederler sandım, tâlib oldum ol vakit gördüm. 
Firengistândan bir papazı getirdiler kutb ettiler onun şapkasını benüm başuma 
giydirmeseler bârî kutb olmakdan geçdim deyü şu kadar küçüldüm ki zerreyle 
beraber oldum demiş. İsteyene vermezler istediklerine verirler kul kullukta gerek 
tanrılığa mahsus olan işe karışmamak gerek ki sonunda kişi utanmış olmaya." 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 115 



kampa konulmuştu. Aynı kenefi paylaşıyorlardı. Stalin'in oğlu, kenefi leş 
gibi bırakıp çıkma alışkanlığındaydı. İngiliz subaylar, dünyanın en güçlü 
adamının oğlunun dışkısı da olsa keneflerinin dışkıya bulanmasına 
içerliyorlardı. Yakov'un dikkatine sundular konuyu. Yakov alındı. Tekrar 
tekrar dikkatini çekip kenefi temizlemesini sağlamaya çalıştılar. 
Öfkelendi, tartışma çıkardı, kavga etti. Sonunda kamp komutanıyla bir 
görüşme istedi. Komutanın aracı olmasını istiyordu. Ama kibirli Alman, 
dışkı konusu konuşmayı reddetti. Stalin'in oğlu içine düştüğü yüz kızartıcı 
duruma dayanamadı. En korkunç Rusça küfürler haykırarak, kampı 
çevreleyen elektrikli dikenli tellere attı kendini. Hedefi vurmuştu. İn- 
gilizlerin kenefini artık bir daha hiç dışkıya bulamayacak olan bedeni tele 
çakılmış kalmıştı. Stalin'in oğlunun işi zordu. 

Eldeki bütün deliller babası Stalin'in oğlanı peydahladığı kadını 
öldürdüğünü gösteriyor. Oğul Stalin, hem Tanrı'nın Oğlu (babasına Tanrı 
gibi tapıldığı için) hem de O'nun dışladığı dışkı idi. İnsanlar ondan çift 
yanlı korkuyorlardı; onlara hem gazabı (ne de olsa Stalin'in oğluydu) hem 
de lütfü ile (babası, dışladığı oğlunu cezalandırmak için onun 
arkadaşlarını cezalandırabilirdi) zarar verebilirdi. 

İtilmişlik ve ayrıcalık, mutluluk ve ıstırap —kimse karşıtların nasıl 
kolaylıkla birbirlerine dönüşebileceklerini, insan varoluşunun bir 
kutbundan ötekine geçmek için kısacık bir adımın yeteceğini Yakov'dan 
daha somut olarak anlayamamıştır. 

Derken, tam savaşın başında Almanlara tutsak düştü ve ona zaten her 
zaman tiksiti gelmiş anlaşılmaz, burnu büyük bir ulusun üyeleri olan öteki 
tutsaklar onu pis olmakla suçladılar. Omuzlarında en yüce bir dram 
taşıyan (düşmüş bir melek ve Tanrı'nın Oğlu olarak) kendisi, yüce bir şey 
için (Tanrı ye melekler katında bir şey) değilde dışkı yüzünden mi 
yargılanacaktı? Dramların en yücesi ile en alçağı bu denli baş döndürecek 
kadar birbirine yakın mıydı? 

Baş döndürecek kadar birbirine yakın ha? Yaklaşıklık, yakınlık baş 
dönmesine yol açar mı ki? 

Açabilir. Kuzey Kutbu, Güney Kutbu'na değecek kadar yaklaşırsa, 
yeryüzü kaybolur ve insanoğlu kendini başını döndüren bir boşlukta 
bulur, düşer. 

Eğer itilmişlik ve ayrıcalık aynı kapıya çıkıyorsa, eğer yüce ile değersiz 
arasında bir fark yoksa eğer Tanrı'nın Oğlu dışkı yüzünden yargılanıyorsa, 
insan varoluşu boyutlarını kaybeder ve dayanılmaz ölçüde hafifler. 
Stalin'in oğlu kendini elektrikli tele attığında, tel örgü açması biçimde 
havaya dikilmiş, boşlukta sallanan bir terazi kefesi gibiydi; onu havaya 
kaldıran ise boyutlarını kaybeden bir dünyanın sonsuz hafifliği... 

Stalin'in oğlu dışkı yoluna can vermişti. Ama dışkı yoluna ölmek saçma 
bir ölüm değildir. Ülkelerinin sınırlarını doğuya doğru genişletmek için 



116 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



canlarını gözden çıkaran Almanlar, ülkelerinin gücünü batıya doğru 
yaymak için ölen Ruslar— evet, onlar budalaca bir şey uğruna öldüler ve 
ölümlerinin ne bir anlamı ne de bir genel geçerliği var. Savaş denen şeyin 
genel budalalığı içinde, Stalin'in oğlunun ölümü tek metafizik ölüm 
olarak beliriyor. 262 

r-L^lı ili- 3JI JİI jsX ^Jl Js 

Duâ et; "Yâ İlâhî nefsini büyük tutanları bizden uzak tut " diye haykır. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Kim Allah Teâlâ'ya kavuşmayı dilerse Allah Teâlâ da, ona kavuşmayı 
diler." 263 

Onların arasında aklın sahih olmaz, hayrette kalır. 

Buradaki hayret âlimin hayretidir. Çünkü bu sayılan vasıflarının tecellisini 
önceden bilmektedir. Burada düşünülen, bu gafletin Allah Teâlâ'dan mı 
yoksa onlar tarafından mı olduğunu anlamakta hayrettir. Gafletin çıkış 
noktasının Allah Teâlâ olduğunu anlayınca korkar. 

"Onlar Allah Teâlâyı unuturlar, artık O da onları unuttu." 264 burada 
unutanların münafıklar olduğu bildirilirken aslında Allah Teâlâ onlara bir 
şekilde rahman ve rahim sıfatıyla azap etmemektedir. 

Bir kimsenin kalbi bu gibilerden kaçmadıkça kurtuluş bulamaz. 

Şeyhün biri de bir dervişine keramet göstermek içün bir tenhâ yerde 
uçmış dervişe dimiş ki 

"sen de uçmak ister misin?" 

"Hây sultânum yâ dahi ne isterim" dimiş şeyh dimiş ki 

"Ey derviş istedügün içün açamazsın eğer müstağni olaydun. 
ubudiyyetden gayrı bir şeye tâlib olmaya idün uçardın" dimiş. 265 



262 (KUNDERA, 1986), s. 247-248 

263 Buhârî, Rikak. 41; Müslim, Zikir, 14,16,18; Tirmizî, Cenaiz, 67, Zühd , 6,; İbn. 
Mâce, Zühd,31;Nesai, Cenaiz, 20; 

Tevbe, 67 
265 (MISRÎ, 1223), v. 97b 

Şeyhin biri de bir dervişine keramet göstermek içün bir tenhâ yerde uçmış 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 117 



Benim ricam senden, yâ Rahman ancak hazretindir. 

Niyâzî-i Mısrî, niyet-i safinin Allah Teâlâ'nın yalnızca zâtın olmasıdır. 
İnsanlar için Hazarât-ı İlâhiyye üçtür: Ef'âl, Sıfat, Zat ki, 

"Bismillâhirrahmânirrahîm " in de sırrı esasen budur. 

Ehl-i hakikat için ise zâttan başka bir niyet yoktur. 

Ey kurtuluşa kavuşturan, vuslata erdiren Allah Teâlâ! Mısrî (için budur.) 



dervişe demiş ki 

"Sen de uçmak ister misin?" 

"Hây sultânım yâ dahi ne isterim." demiş şeyh demiş ki 

"Ey derviş istedüğin içün açamazsın eğer müstağni olaydın, ubudiyyetten gayrı 
bir şeye tâlib olmaya idin uçardın." demiş. 



118 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



36 

Vücûdun kad bedâ fî külli mevcûd ^-y Jp J? ıj<^ '<& Şj>-j 

» 
Nukûşun kad bedet min ayni meşhûd $y&> j*-*- j* 1u j3 J^ 

Feküllin bi i'tibâri ayni halk ^L>- jli- jU1p\i J5o 

l/e fi't-tahkîki zâtu aynin ma'budin s£*^° j»-* i*^ ı3^-*^^ll? 

y S y y * 

l/e mâ fi'l-kevni gayrül Hakk-i asla %lo\ °^sdl ^Ip j^Ol j U j 

y S i 

l/e mâ fi'z-zâhiri illâ aslı maksûd $J-aiL> jJUVl y>Üa!l @ U j 

S y 

Vura bahrün lehu'l-âfu mevcin -ry Uİ\ İS j-kT ^j» 

Hüve'l- mevcudu ve'l-emvâcu mefkud $yûu> -r\y*İ\ j lıi-^lil y> 

Feyâ insânu vemâ insânu Hakk'un "*y>- jll^l Uj j\l*l ^» 

J/ S « _> y 

Lefîküllil avalimi ente mahmûdün %J^1> c-il (Jfjil Jj ,JiS 

J/ y S _> y 

Lifânûsi'l-mezâhiri ente şem'ün «Ü çöl j*\ialSI ol?^ 

Likü'l-lil varidatı ente mevrûd ^jjy ^ oGjf^l J5J 

y 1 / / t y 

Leke'l-kâfu leke'l- ankâ cemîân ^-^r ^-»^ CiXi d>L2l CiU 

S y S « y S y 

Aefce/ fca/ıru /efce/ /üt/u /efce/ cûd jjİ4l CiXi İİJdflSI CiXi ^21 lili 

/ / ı y 

Vefî da'vâke ma'rûzu'l- emâneti Z\^İ\ ifjj** £&Je>i @j 

Vefî ma'nâke ma' rufun ve mescûd \J>LL> j dij^*» iS\i*« @ j 

y s / t 

Ve-lil esmâi leyset ayn-ün asla $C?I jIp c^l^ *^-"^j 

Müsemme'l-küll-i aynü gayr-i ma'dûd a/jJ^ Jş> jIp JSsSİ ,^~^ 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 119 



Ve mel-Mısrî illâ bi'tibârun jV~^ "^ <£j*^ ^ J 

Ve innîküll-i mevcûdin ve ma'hûd $Jp* j i>>-^ Jp 61 j 



Hakk'ın vücûdu her bir mevcudda zahir oldu 



Bâzı kimseler niçin eşyaya ibadet etmiş? 

Bazı kimseler niçin ulûhiyet iddiasında bulunmuş? 

Şeyhi Ekber, insanı-n yaradılışını ve aslî kaynağıni inceledikten sonra 
diyorlar ki: 

İnsan Rablık ve kulluk sıfatlarını kendinde toplamış bulunduğundan, 
bazı insanlar kendilerinde buldukları Rablık kudretini kendilerine 
dayandırarak yanılmışlar ve Firavun gibi: 

"Ene Rabbiyye'l-a'lâ" (Ben yüce rabbım)! Dâvasına düşmüşler. 

Bâzıları da yine bu kudret sebebiyle nefislerini bırakmak ve onun 
hakiki sahibini bilmekle beraber ya Mansur gibi: 

"Ene'l-hak" (Ben hakkım)! 
Ya da Ebu Yezid-i Bestamîgibi: 

"Sübhânî mâ a'zame şânî" (Ben Sübhan'ım, benim sânım çok 
büyüktür)! demişler. 

Ancak Firavun'un "Sen" demesiyle Bestamî'nin "Ben"demesi arasında 
büyük fark vardır! 

Bunun gibi bazı kimseler de şu söz ettiğimiz Rablık kudretini başka bir 
şeyde görür görmez derhal onun ulûhiyetine (ilâhlığına) hükmederek ona 
karşı kulluk gösterisine başlamışlar! Meselâ, güneşin eşyadaki hayat 
verici tesirini görünce, onu, her nimeti kendisine borçlu oldukları ve her 
hizmetin de kendisi için yapılması gereken bir mabud olarak kabul 
etmişler! Ve bunun gibi putlara, cisimlere tapmışlar! Bununla beraber, 
hakikat ehli nazarında onların bu ibadeti yine Hakk'a yöneliktir. 266 

Mansûr "Ene'l-Hak" söyledi 
Hakk'tır, sözü Hakk söyledi 

>> 
Bu nukûş ( nakışlar) yani bu görünen suretler meşhudun aslından zahirdir. 



255 (AYNİ, 1995), s. 61 



120 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Vahdetu'ş-Şuhûd: 

Yalnızca bir'i görme, bir'i müşahede etme. Sâlikin her şeyi Allah Teâlâ'nın 
tecellisi olarak görmesi, Ondan başkasını görmemesi hâli. Allah Teâlâ'ya 
muhabbet ve ibadetin zevkiyle mahbubundan başkasını görmez. Vahdet-i 
şuhud, sâlike arız olan bir zevktir, bir hâldir. Mutasavvıflar nezdinde vahdet-i 
şuhud, vahdet-i maksud ve vahdet-i vücud ayrı ayrı makamlardır. 

Bu akımı İmam Rabbani Ahmed Faruk Serhendi(hyt.l624), aslında 
Vahdeti Vücudu tenkit ederek kurmuştur. Ona göre Vahdeti vücutçular 
tenzih(Allah'ı yarattıklarının noksan sıfatlarından beri tutma) akidesini 
reddedip teşbihi (Allah Teâlâ'yı yarattıklarına benzetme anlayışı ) 
savunmuşlardır. 

Binâenaleyh, bu iki makamın üstünlüğünde ve hakikâtlerindeki ihtilaf 
kalkmamıştır. Her iki görüşün mümessilleri bulunmaktadır. Şu bir gerçektir 
ki, vahdeti şuhud anlayışı vahdeti vücut meşrebi üzerine kurulmuştur. Bu 
konuya Abdülâziz Mecdi kuddise sırruhu'l-azîz Efendi'nin şu açıklaması 
farkın durumuna aydınlık getirmektedir. 

"Bir sâlik, sülûkü esnasında kavs-i uruc'u (yükseliş yolları) geçerken 
hemen ilk mertebelerde, makamlarda vahdeti şuhud'a uğrar, fakat 
orada durmaz, geçer. Sır-rı zat makamına çıkınca vahdeti vücut 
tahakkuk eder. Ondan sonra Hazerât-ı Halkiye'ye inmek üzere kavs-i 
nüzul'ü (iniş) geçerken de, bu kavsin sonlarına doğru bir kere daha 
vahdeti şuhud hali kendisinde tahakkuk eder. Fakat onda da durmaz. 
Halden hale geçerek nihayet Hazerât-ı Halkiye'ye iner ve sülûkü 
tamamlamış olur. 

Bununla beraber, her sâlik aynı şekilde seyir ve sülûke devam etmez. 
Bazısı, vahdeti şuhud'a, kavs-i urucu, bazısı da kavs-i nüzulü geçerken 
uğrar. Gerek uruçta, gerek nüzulde uğranılan vahdeti şuhud mertebeleri 
sır-rı zattan, yani vahdeti vücut'tan aşağı bir mertebedir. Çünkü vahdeti 
şuhud, âlem-i melekûttadır ve sıfat mertebesindedir. Şuhut, isneyniyeti 
(ikilik) icap ettirir. Yani bir şahit, bir de meşhut ister. Bu takdirde Zât-ı 
Bari (Allah Teâlâ), nur şeklinde bile meşhut olsa, yine bir sıfatı, bir şekli 
vardır ve bir görenle bir de görünen olmak lâzım gelir. Görmek ve 
söylemek hep sıfat mertebesindendir. Ulûhiyet ve nübüvvet de bu 
mertebedendir. Başka bir tabirle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, 
Kur'an-ı Kerim'i bu mertebeden tebliğ etmiştir. Muhyiddin Arabî kuddise 
sırruhu'l-azîz ve bütün Ehl'u-llâh eserlerini hep bu mertebeden 
yazmışlardır. 

Vahdeti vücûd'un tahakkuk ettiği sırr-ı zata gelince: Bunda bütün 
esma ve sıfat Zât-ı Hakta yok olmuştur. Bu mertebede söz yoktur. Bir 
şey söylenmez ve söylenemez. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 121 



Bununla beraber Vahdeti vücut, seyir ve sülûkün her mertebesinde 
vardır. Hiç bir mertebe ondan hâli değildir. 
Hâkim Senâi buyurur ki; 
"Sözde hakikât, hakikâtte söz olmadığını anladığım anda sustum" 

demekle, bu mertebelere ve onlar arasındaki farka işaret etmiştir. Yani 
sıfat mertebelerinde söylenen sözlerde hakikât olmadığı, zat 
mertebelerinde ise, söz söylemeğe imkân bulunmadığı için sustum, 
demiştir. 

İmam-ı Rabbani kuddise sırruhu'l-azîz seyir ve sülûkü 
tamamlamamıştır. Yani uruç etmiş, fakat nüzul eylememiştir. İrşat ise, 
ancak seyir ve sülûkü tamamladıktan ve Hazerât-ı Halkiye'ye indikten 
sonra tam olur. Esasen Nakşîler, (yani İmam-ı Rabbani taraftarları) bu 
meseleyi (yani vahdeti vücudu) anlamamışlardır." 267 



Başımız meydana koyduk, keşf-i esrar eyledik; 
Enbiya-vü evliyanın ketmettiği mâna budur. 






Daha açıkçası parmağını şöyle kaldırsan Hakk'a vâki olur. (vusul bulur ). 

Bu mısrada ise Vahdet-i Vücud haline müdrik olmaktan haber 
edilmektedir. 

Vahdet-i Vücud 

Temeli ilk dönem sufîlerince fena - beka (fena fi'llâh - bekâbillah) 
terimleriyle atılan bu düşünce sistemi, son dönem tasavvuf felsefesinin 
en önemli konusudur. Özellikle de İbn'ül Arabî (638/1240) 'y e mal 
edilen vahdet-i vücut nazariyesi ne gariptir ki isim olarak İbn'ül Arabî 
(638/1240) 'nin ne Fütuhat'ında ne de Fusûs'unda geçmez. 

İbn'ül Arabî üzerine yapılan araştırmalardaki tesbitlere göre vahdet-i 
vücud tabirini ilk defa İbn-i Teymiyye (728/1328) kullanmıştır. Bazıları 
da bu terimi ilk kullanan kişinin İbn'ül Arabî (638/1240) 'nin 
talebelerinden Sadreddin Konevî (673/1274) olduğunu söylerler. 

Son dönem sûfilerine göre asıl tevhid, Allah Teâlâ'nın ma'bud, fail ve 
vücûd olarak birlenmesiyle gerçekleşir. Onlar vahdet-i vücut anlayışı ile 
geliştirdikleri tevhid ilminin, sadece işitme, okuma, düşünme, akli istidlal 
ve zihni tefekkürle elde edilemeyeceğini, bunun ancak müşahede zevk, 
hâl, ve fenafıllah yoluyla elde edilebileceğini iddia ederler. 



ERGİN, O. Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, ist. 
1942,s. 225-226 



122 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Aslında vahdet-i vücut düşüncesinde hem tenzih hem de teşbih 
vardır. İbn. Arabî (638/1240) teşbih cihetiyle her şeyin esasen Hak 
olduğunu belirtmekte, fakat aksini yani Allah'ın, bütün eşyanın 
toplamından ibaret olduğunu söylememektedir. 594 Dolayısıyla vahdet-i 
vücud ehlinin, "Hakikatte Allah'tan başka mevcut yoktur, (la mevcude 
illallah) sözünü; "Her mevcut Allah'tır şeklinde anlamamak lazımdır. Zira 
birincisi sırf tevhid, ikincisi bütünüyle şirktir. 595 

Vahdet-i vücudun anlamına gelince; Vahdet-i vücud, varlığın birliği 
demektir. Bizatihi kâim olan vücûd birdir. O da Hakkın vücûdudur. Bu 
vücud, vacib, kadîm ve ezelîdir. Taaddüt, tecezzi, tebeddül ve taksim 
kabul etmez. Onun şekli sureti ve haddi yoktur. Buna vücud'u mutlak 
denir. Allah Teâlâ mutlak olmaktan çıkmaksızın, bir değişiklik ve 
tebeddüle uğramaksızın sıfat ve fiilleriyle bütün suret ve eşyada 
tezahür ve tecellî etmektedir. Bu cihetle eşya onun aynasıdır. Bütünüyle 
kâinat onun vücuduyla kaimdir. Eşyanın hakikatleri bizzat kendilerinde 
sabit değil, Hakkın vücuduyla sabittir. Onların aslı yoktur. Eşya, yani 
Hakkın vücudunda görünen suretler, hakikatte hayal ve serap gibidir. 
Hatta dağlar ve taşlar da böyledir. Bunların keşif ve mevcut görünmeleri 
akıl ve hisse göredir. 

Vahdet-i vücud panteizme (vücudiye) benzerse de onun aynı 
değildir. Vahdet-i vücudda ittihad ve hulul yoktur, yalnız bir tek mevcut 
vardır; O da Allah Teâlâ'dır. Panteizmde ise ittihad vardır. Bunlar "Allah 
küldür, küll Allah'tır" dedikleri halde, vahdet-i vücutçu mutasavvıflar "La 
mevcude illa hû" (yani, Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şey yoktur) derler. 

Allah Teâlâ - insan - âlem ekseninde dönen vahdet-i vücud felsefesi 
kuşkusuz mesnetsiz bir nazariye değildir. Bu anlayışta olan sufîler 
kendilerine birçok ayet-i kerimeyi ve hadis-i şerifi delil 
getirmişlerdir. 258 

Tam Reformasyoncu 269 bir üslupla, "kendi kendisinin bile efendisi 
olmayan ve her şeye bağımlı olan bu sefil ve zavallı yaratığın kendini, 
ona egemen olmak bir yana, en küçük parçasını bile tanıyamadığı 
kâinatın efendisi ve ustası olarak adlandırmasından daha gülünç bir 
şey düşünülebilir mi?" 270 



268 (ŞEKER, 1998). s. 117-118 



Reformation: i.) nefis ıslahı, daha iyi vaziyete koyma veya girme; ahlakın 
düzelmesi; (bh) 16. yüzyılda Protestan kiliselerinin tesisi ile neticelenen dinsel 
devrim. 
270 (Max HORKHEİMER, 2005), s. 409 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 123 



Vahdet-i-Mevcud: 

Vahdetü'l-vücud kâinatta Allah Teâlâ'dan başka hiçbir varlığın 
bulunmadığı anlayışı iken, vahdet-i mevcut ise her şeyi maddede görme, 
ulûhiyeti onda mezcetme ve kâinat hesabına ulûhiyeti inkâr etme anlamına 
gelir. Vahdet-i vücudda Allah Teâlâ adına kâinat inkâr edilirken, vahdet-i 
mevcut'ta kâinat hesabına Allah Teâlâ inkâr edilmek gibi bir durum vardır. 



> ' * 



2$-**^' Ö2-& Cj\$ 



Tahkikte ise ayni Ma'buddur. 

Hakk'ın vücûdundan başka vücûd yoktur. Lâkin her biri Ahmed, 
Mehmed, Hasan, Hüseyin, Bitki, hayvan itibariyle halktır. 



%ı*\ "^i\ 'ji& j^sCiı j u j 



Mükevvenatta ( yaratılmış bütün mahlûkatta), Hakk'tan başkası asla 
yoktur. 

Zahirde (görüntülerde, görünenlerde) Hakk'tan başka yoktur, ancak o 
vardır, asıl maksuddur, yani istenen "O" dur. 

"Bu âlemden Daha Güzeli Mümkün Değildir" 

Muhyiddin ibn Arabî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz, mümkünler 
âleminde mevcut olan şeylerden daha iyi ve daha güzel bir şey yoktur, 
buyurur. Ondan beş asır sonra gelmiş ye Batı'nın en ünlü filozofları 
sırasına geçmiş bulunan Leibnitz'in de tamamen bu fikirdedir. Hattâ 
İbn'ul Arabî, Allahü Teâlâ'nın, âlemi Rahman sureti üzere icat ettiği için 
ekmel (en mükemmel) olması gerekeceğine nasıl hükmetmişse, bir 
matematik bilgini olan Leibnitz de: "Mademki her şey Allah'ın suretidir, 
en mükemmel olması gerekir" diyor ki, Batılıların Optimisme (iyimserlik) 
dedikleri -felsefî ekolün dayandığı nokta bu düşüncedir. 271 

" >• \h >ı ■* ' ' > 

Denizden görülür nice bin dalga olur 

Allah olasın demiyorum sana! Küfür söz söylemiyorum. 
Canlı varlıklar, cansız şeyler, felek boşluğunun güzelliği, bunlar hep 
insanlarda vardır, insanlarda olan hassalar ise bunlarda yoktur. Yüce 

271 (AYNİ, 1995), s. 56 



124 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



âlem sensin, gerçek budur! Nasıl ki Allah, "Göklerim ve yerim beni 
kapsayamadı, ama imanlı bir kulumun gönlüne sığdım," buyurmuştur. 27i 



ijJUL^ 7"\y *\ J <^J-«^\ J* 



Hâlbuki hava sakin olunca dalgalardan eser kalmaz, geriye deniz kalır, 
dalgalar kaybolur, 

Çünkü dalgalar denizden başka bir şey değillerdi. Sen tuttun onlara vücûd 
verdin. 
^. >,'',>,' / 

Ey insan, insan Hakk değildir 

Felsefenin en önemli problemlerinden biri bilgi meselesidir. Bilgi- 
bilimi (epistomologie) adı altında münakaşa olunan bu mesele, hep 
bilgilerimizin prensiplerini ve kurallarını araştırır. 

Muhyiddin ibn Arabî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz Nuh Kelimesindeki 
Subbuhî Hikmet fassında, diyor ki: "Bir kimse şehâdet âleminde görülen 
sureti Hakk'tır zannedip 'Hak'ı müşahede ettim' diye tahayyül ederse, o 
kimse arif değildir. Zira eşya mazharlarmdan görünen Vücud-ı Vâhid 
(Tek Varlık) o şeylerin özellikleri arasından göründüğü için o özelliklerle 
boyanmıştır. Bundan dolayı O değildir. Fakat bir kimse, o gördüğü 
şeyin kendi nefsi olduğunu bilirse, işte o ariftir. " 273 

Çünkü insan mukayyeddir (insan olarak ona isim verilmiş 
kayıtlandırılmıştır.) Mukayyed olana Hakk demek küfürdür. Ancak İbn'ul 
Arabî, Füsûs'unda ilâhi hikmeti, Âdem kelimesine tahsis ediyor. Niçin? 
Çünkü yaratıklar içinde en son yaratılmış olan (tür) Âdem olunca esrarlı 
haline aldanmamakta mümkün değildir. 

İbn'ül Arabî her bir vesileyle, her hangi bir şekilde iki ayrı zâtın bir 
biriyle birleşip karışması anlamına gelebilecek "ittihâd"ı reddeder. Zîrâ 
ona göre böyle bir karışmanın olabilmesi için öncelikle iki ayrı zatın var 
olması lazımdır. İttihad halinde de iki ayrı zatın var olması imkânsızdır. 
Hâlbuki onun vücûd anlayışına göre tek bir Vücûd, tek bir Zât ve onun 
farklı mertebelerdeki zuhuru vardır. Öyleyse "ittihâd" kulun; Allah 
Teâlâ'ya has olan ilim, irade, kudret gibi sıfatlarıyla vasıflanması; Hakk'ın 
da mahlûkata ait olan, el, yüz, gülümseme, taaccüb gibi vasıflarla 
nitelendirilmesinden ibarettir. Bu îtibârla "ittihâd" iki ayrı zâtın bir birine 



272 (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.250), s.339 

273 (AYNİ, 1995), s. 58 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 125 



karışmasından değil, Hakk ile halk arasında tedâhulü'l-evsaf darı 
ibarettir. 274 



Bu nedenle Hulul ve ittihad kelimeleri her ne kadar birbirlerine yakın 
anlamlar taşısalar da aralarında önemli derecede nüans farkı vardır. Bu 
farklığı göstermek bakımından Hz. Mevlânâ kaddese'llâhü sırrahu'l-azizin 
şu sözleri önemli bir açılım imkânı vermektedir: 

"Firavun ben Hakk'ım dedi, alçaldı; Mansûr, ben Hakk'ım, dedi 
kurtuldu. O, ben demenin ardında Allah Teâlâ'nın laneti var; bu ben 
demenin ardında Allah Teâlâ'nın rahmeti var. 

Ey seven kişi! Çünkü o kara taş idi, bu ise akik. O ışığın düşmanıydı, 
bu ise ışığa âşık. Ey boş, boğaz bu ben deyiş, iç yüzde o demekti; hem 
de hulul yoluyla değil ışıkların birleşmesi yoluyla. Çalış çabala da taşlık 
vasfın azaldıkça azatsın; lal oluş yüzünden taşlık vasfın, parıl parıl 
aydınlansın." 275 

Mevlânâ, hulul kavramının ifade ettiği anlamın Mansûr'un sözünde 
bulunmadığına; aksine onun ifadesinde Allah Teâlâ'nın nuruyla bir olma 
(ittihâd-ı nûr) halini aramanın gerekliliği üzerinde durmaktadır. Çünkü 
hulul iki aynı cins arasında olmayı iltizam eder. Oysa mutlak vücûd 
yanında mukayyed olan, ancak mutlak'ın sıfatlarıyla boyanabilir, mutlak 
anlamda bir ittihad ve hulul olmaz. Bir başka ifade ile insân-ı kâmil, 
"bakırı kimyada eritir gibi varlığını Hakk'ın varlığında eriten" 276 bir 
şahsiyet olarak, benliğini fena etmektedir; yoksa O'nda hulul etmez. Bu 
durum, enenin hüve nüvenin ene olması halidir ki muhakkikler indinde 
gerçek anlamda tevhidi idrakten kasdedilen de budur. Bu nedenle dir ki, 
Mansûr'un "ene'l-Hak" demesi, "ben fani oldum Hakk kaldı" anlamında 
bir tevazu göstergesinden başka bir anlama gelmez. 27 

Allah Teâlâ asla "Enel Hakk", yani ben Hakk'ım demez. Allah Teâlâ, 
her zaman beni kutlayın, beni kutlayın! da demez. Çünkü bunlar hayret 
ve taaccub ifade eden sözlerdir. Hakk nasıl olur da hayret ve taaccub 
beyan eder? Eğer kuluna ait bir ilgi dolayısıyle taaccüp ifade eden 
sübhan 278 kelimesini kullanırsa doğru olabilir. 279 



274 İbnü'l-Arabî, Kitâbu'l-Mesâil, (Resâil), s. 398, 399. 

275 Mesnevi, c. V, b. 1035-2039 
275 Mesnevi, c.l, b. 3020 

111 Erdal Baykan: Bir Din Felsefesi Problemi Olarak Mevlânâ'da Tanrı. Doktora Tezi, 
Konya 1999, s. 134 

Cenab-ı Hakk'ın mahlûkatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü 
ifade etmek için söylenir. Cenâb-ı Hakkın zâtında, sıfatında ve ef'alinde bütün 
kusurlardan münezzehiyetini ifade eder. 



126 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



"Yaratılmış olan kimse Tanrı olamaz. İster Muhammed sallallâhü 
aleyhi ve sellem olsun, ister Muhammed'den başkası." 28 ° 






Lâkin âlemlerde mahmud Hakk'tır. 



Çünkü Hakk ve Rabb manâları itibariyle sabit, yani değişmez demektir. 
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz buyurdu ki; 

Kul varlığından mutlak olarak yok olmadıkça O'nun katında birlik 
gerçekleşemez. Tevhid (Birlik) hulul değildir; senin yok olmaklığındır. 
Yoksa saçma sözlerle, olmayacak işlerle hak, batıl olmaz. 

Is s ) } s 

Bu mazharların fenerlerinin mumu sensin. 

Her bir halin ile bu âleme gelirsin, gelen sensin. 

Muhyiddin ibn Arabî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz eşyanın 
hakikatlerinin idrâk olunamayıp ancak eşyanın mahiyetlerinden bazı 
gerekli şeylerin bilinebileceğini bildirmektedir. 2S1 



(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenâb-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla 
zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve 
mahlukun Allah Teâlâ'dan baid olduklarına nazırdır. Cemal sıfatını içine alan 
Elhamdülillah, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karib olduğuna 
işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nazır şemsin iki ciheti 
vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların 
mazarratlarından tâhir ve safi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil 
olabilir, fail ve müessir olamaz. Kezâlik, bilâteşbih, Cenâb-ı Hak rahmetiyle bize 
karib olduğu cihetle Ona hamd ediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu 
teşbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid 
olduğuna bakarken teşbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı 
birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve meze olmadığı 
takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, 
Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. 

279 (Şems-i Tebrizî, 2007), (M. 259), s.348 

280 (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.355) s.441 

281 (AYNİ, 1995), s. 56 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 127 



Kâf senindir, Anka hepsi senindir. 

Gerçek ve hayalî âlemde ne varsa hepsi senin ve sendendir. 

Kahır senindir, lütuf senindir, cûd (cömertlik ) senindir. 
Senin davanda arz edilen emanet vardır. 



, ^ ı f - - ^ f - - - , , s f } , } s , ^ 



1 A^aı U^«_^ ,\ö «ûil ,M <»j f^Ssk 



"H/f şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar 
arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size 
ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür." 282 

Ondaki bilinen senin manan ve secde vardır. 



İsimler için ayn yoktur. 

Yani Ahmet, Mehmed, Hasan, Hüseyin, Bitki Hayvan, ağaç, taş gibi 
şeyler için ayn (bir şeyin cevheri, aslı )yoktur. 

. > a 

Bunların aksinin müsemmâsı ayn'dır, yalnız sayısız olarak, 

Zira sayılırsa o zaman halk olur. Çünkü "Cem" makamında çoğalma 
yoktur, zira çoğalırsa o zaman halk olur. Lâkin "Hazrefül cem" 
makamındaki şerîat makamıdır, orada teaddüd, yani çoğalma vardır. 
Çoğalma görülmediği halde, yani insan, hayvan veya bitki görülmediği vakit 
Hakk'tır. İnsan, Hayvan, bitki görüldüğü vakit'de Halk'tır. Aksi halde onlara 



282 ÂI-İ İmran, 58 



128 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Hakk demek küfürdür. Yani daha açık bir ifâde ile insan veya başka şeye 
Hakk diyen kimse kâfir olur. 283 

S w 

•J 



jUpI Vl^j^il U j 



Mısrî denilen ancak bir itibar iledir. 

Mısrî'nin itibarı 284 Allah Teâlâ'nın takdir ettiği iledir. Bu nedenle Allah 
Teâlâ bazı şeylerde kendi zatına tanıdığı hakkı dilediği şekilde tasarruf 
etmesidir. 






Muhakkak ben bütün mevcud ve bilinenim. 

Niyâzî-i Mısrî Allah Teâlâ'ya olan yakınlığını bundan daha güzel ifade 
edilemez. Vahdet-i Vücud nazariyesi ile bu yakınlığı anlayabiliriz. 



Seyyid Muhammed Nurul Arabî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziznin Vahdeti Vücûd 
hakkındaki bu veciz açıklaması dikkatle okunmalıdır. Onun Hak ve halk arasındaki 
farkı bu kadar açık bir ifâde ile bildiren sözlerine, biz bir tek kelime dâhil etmek 
istemiyoruz. 

Sırası gelmişken Seyyidin cüz'îve küllî irâde hakkındaki şu vakası'da ilgi çekicidir: 

Sultan Abdülmecid han zamanın Şeyhül islâmın konağında yapılacak toplantıda 
kendisininde bulunmak istediği fakat kendisinden başkasının bilmemesini irâde 
eder. ilim toplantısında söz Allah Teâlâ'nın sıfatları kudret, hayat ve ilim gibi 
bahislerden sonra sıra irâde bahsine gelir. Seyyid: 

" Allâhm kemal sıfatları insanda cüz'î de olsa vardır, fakat Allah Teâlâ'nın 
huzurunda olanlarda irâde olmaz." Dinleyenler; 

"Acaba bunu bir misâl ile açıklar mısınız?" diye sormaları üzerine; Seyyid keşfini 
göstererek: 

"Bakınız, biz hâlen Pâdişâhın huzurunda bulunmaktayız, şahsi irâdemize 
mâlik değiliz, Bize gel derler, kalkıp gideriz. Çıkın gidin derler, çıkar gideriz. Ne 
zaman huzuru şahaneden çıkarsak, o zaman irâdemize mâlik oluruz. Ehlullâh ise 
Allah Teâlâ'nın huzurundan bir an ayrılmış olmazlar ki irâdelerine sahip olsunlar." 
demiştir. 

İtibâr: Şeref, haysiyet. Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak 
asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek. Taaccüb 
etmek. Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri. Ticarette söz veya imzaya 
olan itimad. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 129 



39 

Künnâ zevat -er rüşd-gülnâ hayât'ül-ebed i_jVİI cA^- \IL5 jJlîJ\ Oİjj lîs 

S s s y 

Lemmâ bedâ min Ahmed-e envâri sırı' s-samed x^A\ y» jl^JI j>*_?-l a-« fjo ILS 
Resûluna Muhammedün habîbünâ Muhammedün, j*J>&» IL»**»- «u**« \iij_-uj 

s y y 

Şefiünâ Muhammedün kad-câenâ bil-meded. i 1xlil \jî\>- j5 .ui*. \1aJl2i 

y S S y y 

Şehri's-sıyâmı kad- etâ bi'lcûd-i min bahr-il atâ, Uo*]l *>b» /-« 3>>sJ u ^İl j3 ^U-yaİl j-^-^ 

J/ y 

fh/en ı/e Sehlen merhaba envâri sırru's-samed jvl^dl j— jfjjl V*V ^*" J ^"*^ 
Resûluna Muhammedün Nebiyyünâ Muhammedün, j*J>&» lx-*»>- «u**« \iij_**j 

S y y 

Şefiünâ Muhammedün kad câe bil-meded a jJlSl bS\>- j5 ,u**« \I*Jlİ 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nuru yaratıldığı zaman ben de o 
dâirede rüşd sahibi idim. ( rüşd sahibi demek hakikat yolunda 
yürüyenlerdendim ). Ben de o dâirede bulundum. 

Cibril, Mikâil, İsrafil, Azrail, Enbiyâ aleyhimüsselâm ve onların 
varislerinin cümlesi, Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
dâiresindedir, zira bu dâire asaleten Resûlüllâha mahsustur. 

Filozofların ve sûfîlerin, özellikle ilk yaratılış konusundaki hadislere 
yaklaşımları birbirine yakındır. Her iki ekol de "akıl" hadisinden yola 
çıkarlar. Sûfîler 285 ilk yaratılan şeyin Hakikat-ı Muhammediye veya 
Nur-ı Muhammediye olduğunu izah ve isbat etmeye çalışırlarken 
filozoflar da bu hadisten yola çıkarak ilk yaratılan şeyin akıl ve akl-ı evvel 
olduğunu, sonra ondan ukul-u aşere, ondan da tedricen diğer 
mevcudatın yaratıldığını söylerler, adına da cevher veya saf nur 
derler. 286 



285 Mesela: Vâhib Ümmî (hyt. 1004/1596) "Bu âlem yoğiken Ahmed olupdur 

bunlara illet" diyerek Tasavvuf felsefesine göre ilk yaratılanın Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellemin ruhu olduğunu belirtir. (Vâhib Ümmî, Dîvân, s. 107.) 
285 (ŞEKER, 1998), s. 61 



130 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



İbn'ül Arabî (638/1240) Allah Teâlâ'nın ilk yarattığı şeyin. Hz. 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu olduğunu, öteki ruhların 
sonradan ondan sâdır olduklarını söyler. Onun varlığının âlem-i 
şehâdette değil de âlem-i gaybda söz konusu olduğunu, ona nübüvvet 
müjdelendiği vakit Hz. Âdem aleyhisselâmın henüz su ile çamur 
arasında olduğunu ifade eder. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
varlıktaki tek ve eşsiz varlık olmasını, O'nun üstünde mutlak zattan başka 
hiçbir varlığın bulunmadığını hep bu nûr'a, bağlar. 

Bütün bu ve benzeri ifadelerden çıkartabileceğimiz sonuç Nûr-ı 
Muhammedi veya Hakikat-ı Muhammediye terimi Hz. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem için kullanılmış ve onun şahsında 
sembolleşmiştir. O bir mânevi varlık, bir nûr, bir hakikat veya bir cevher 
olarak kabul edilir. Her şeyden önce onun yaratıldığı, diğer mümtaz 
ruhların da ondan çıktığı, Onun Allah Teâlâ katında en sevgili ve değerli 
bir varlık olduğu, bütün yaratıkların ondan feyz aldığı kabul edilir. 287 

İS S S 

Sırrı samed nurları, yani Hak sırrının nurları Hazreti Resulden zâir olduğu 
vakit, 

Dede Ömer Rûşenî (hyt. 892/1487), Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve 

sellemin gözü "jo" harfine, ağzı "." harfine, zülüfleri de "i" harfine 

benzetmiştir: 

Sâd 'aynuh, mîm agzuh dâl zülfün göreli 

Yâ Nebî gitmez dilümden bir nefes zikr-i samed 

Yani Hazreti Resulün nuru yaratıldığı vakit, biz hayata nail olduk, 
demektir. 

JsA>6* U^^>- JsA>6^ UJJ^J 

Bize gelen Rasûl Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bizim 
sevgilimizdir. 






Şefaatçimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem mededle geldi. 



287 (ŞEKER, 1998), s. 132 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 131 



İstimdad 288 

Sözlükle "bir adamdan meded ve inayet istemek" anlamına gelir. 
İstimdad takviye ve destek anlamına da gelir. Hokkadan mürekkep 
(midad) almaya da istimdad denir. İmdâd, yardım ve destek 
anlamındadır. Bir kişinin başka birine üçüncü kişi veya kişiler aracılığıyla 
yardım etmesine ve malî yardımda bulunmaya, darda kalan ve destek 
isteyen bir kimsenin yardımına koşmaya da imdâd denir. Bu kelimelerin 
kökü olan medd çekmek ve sel anlamına gelir. Suyun akmasına ve taş- 
masına da med denir. Gel-git olayına med-cezir denmesi bundandır. 285 
Meded yardım, destek ve imkân demektir. 

Türkçede imdâd tehlikede olana yapılan yardım ve bu durumda olan 
birinin, "yetişin!", " kurtarın!" diye acele olarak yaptığı yardım çağrısıdır. 
İmdâd istemeye ve yardıma çağırmaya istimdad denir. 

Meded, imdâd ve istimdad kelimeleri genellikle Kur'an-ı Kerim ve 
hadislerde dinî bir kavram ve terim olarak kullanılmamıştır. Sözlük 
anlamında kullanılmıştır. Daha sonraki dönemlerde kavram hâline gelen 
istimdad bir kimsenin yanında bulunmayan hayattaki bir kişiden veya ölü 
bir kimsenin ruhundan yardım istemesi, meded beklemesi ve bu 
maksatla ona: "Yetiş!", "İmdâd!", "Meded!" diye hitap etmesidir, Bunun 
sebebi kendisinden yardım istenen kişinin veya ruhun Allah Teâlâ'nın 
dostu ve sevdiği bir kul olduğuna, bu sebeple dua ve isteğinin Allah Teâlâ 
katında makbul sayıldığına inanılmasıdır. Böyle kişilere veli/evliya, 
aziz/eizze, azizân, ermiş, eren ve Hak eren gibi isimler verilir. Öldükten 
sonra gömüldüğü yere ziyaretgâh/ziyaret yeri, türbe; kendisine de yatır 
denir, ister diri, ister ölü olsun ermişlerin doğaüstü bir takım kuvvetlere 
sahip oldukları inancı ve kültü bütün toplumlarda vardır. Bu kült daha 
çok da halk arasında ve özellikle de mistik çevrelerde yaygındır. 

Buharî şunu rivayet eder: Hz. Ömer radiyallâhü anh yağmur duasına 
çıkmış ve Hz. Abbas radiyallâhü anhı yanına alarak; 

"Ya Rabbî! Muhammed (aleyhisselâm) sağ iken onunla istiskâ 
ederdik (onun yüzü suyu hürmetine yağmur isterdik). Şimdi amcası 
Abbas'ın yüzü suyu hürmetine bize yağmur vermeni niyaz ediyoruz." 29 ° 
Demek ki kişileri aracı kılıp Allah Teâlâ'dan yağmur istemek caiz, faydalı 
ve lüzumludur. 

İbn Teymiyye tevessülün üç anlama geldiğini, bunlardan ikisinin caiz 
ve meşru, üçüncüsünün ise İslâm'da bahis konusu edilmediğini söyler: 

a) Bir müminin Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iman ve ona 
itaat etmiş olmasını vesile etmesi doğrudur, hatta bu anlamda tevessül 
dinin özüdür ve farzdır, 



288 (ULUDAĞ) 

289 

Asım Efendi, Kamus trc, c. II, ss. 19-22 

Sahih-i Buharî, İstiskâ, 3; Fazailu ashâbi'n-Nebî, 11 



132 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



b) Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin -zatını ve şahsını değil- 
duasını ve şefaatini vesile edinmesi de meşru ve salihtir. Hz. Ömer 
radiyallâhü anhın "Allah'ım, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem 
hayatta iken onu vesile edinir. Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi 
efendimizin amcasını vesile ediniyoruz, bize yağmur ver" demesi bu 
türden bir tevessüldür. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hayatta 
iken bu tür tevessül sahih idi. Kıyamette şefaatiyle de tevessül böyledir, 
meşru ve sahihtir. Bu, müminin Allah Resulüne itaatini Allah Teâlâ'nın 
yakınlığını kazanmak için vesile edinmesidir. Allah Resûlü'ne itaat, Allah'a 
itaat sayılır ve müminin taat ve ibadetini vesile edinmesi caiz ve 
meşrudur. "Allah'ın yakınlığını kazanmak için vesile arayınız" 291 
mealindeki âyette bahis konusu olan vesile bu türdendir, 

c) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zatıyla Allah'a kasem/yemin 
ve O'ndan bir şey isteme Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve sahabe 
zamanında bilinen ve yapılan bir şey değildi. Hz, Rasûlüllah sallallâhü 
aleyhi ve sellem hayatdayken veya Hakk'a yürüdüğünde kabrinde veya 
başka bir mekânda böyle bir şey yapılmazdı. Sahih hadislerde böyle bir 
dua yoktur. Bu tür duaların geçtiği hadisler zayıftır, delil olacak nitelikte 
değildir. Bu tür vesile ve duanın hükmü nedir, sorusuna İbn Teymiyye şu 
cevabı veriyor: 

Ebu Hanife demiştir ki: Doğru olan Allah'a Allah Teâlâ ile dua 
etmektir. "Bihakkı fulan, bihakkı enbiyâike ve rusulüke" (Falanın yüzü 
suyu hürmetine, Nebi ve Resullerin yüzü suyu hürmetine, Nebi hakkı 
için, Beytü l-haram'm hakkı için) şeklinde dua etmek mekruhtur. Ebu 
Yusuf un görüşü de böyledir. 292 Görülüyor ki kıyas ve rey taraftan olan 
fıkıh âlimleri, özellikle Ebu Hanife ve Ebu Yusuf sonradan ortaya çıkan bir 
tevessül ve vesile şekli için ihtiyatlı bir dil kullanıyor, bunun şirk ve küfür 
olduğunu söylemekten dikkatle kaçınıyor ve: "Bu doğru değildir, hoş ve 
şık değildir" demekle yetiniyorlar. Sonradan ortaya çıkan tevessül, 
vesile, istiâne, istimdâd, istigase ve istîşfa" konularında en fazla 
söylenmesi gereken şey budur, bu olmalıdır. Kimse bu anlamdaki 
tevessülü kabul etmek zorunda değildir. Bunu kabul etmeyenler, 
edenleri kâfir, müşrik ve sapık olarak gösteren ifadelerden kaçınmak 
mecburiyetindedirler. İhtiyata muvafık, İslâm terbiyesine münasip olan 
budur. 

Bu konuda şu hususların dinden olduğu konusunda ittifak vardır: 
a) Mümin mümine dua eder. Bu sevaptır. Radiyallahu anh, 
rahmetullahi aleyh ve selâmün aleyküm ifadeleri günlük dilde kullanılan 
ve İslâmî hayat tarzının ayrılmaz bir parçası ve simgesi/şiarı olan 



291 Maide, 35; İsrâ, 57 

(bk. Merginânî, Hidaye, Kitabü'l-kerâhe; ibn Teymiyye, Kaidetün Celîleh fi't- 
tevessûl ve'l-vesile. Kahire 1374, ss. 49, 50) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 133 



dualardır. Bu duaların Allah katında kabul edilmesi daima umulur ve 
beklenir, 

b) Bir müminin kendi ameli ve ibadetini vesile edinerek Allah Teâlâ'ya 
dua etmesi ittifakla caizdir. 

c) Bir müminin Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin taat ve 
şefaatini veya salih, takva sahibi bir Müslüman'ın taat ve ibadetini vesile 
edip dua etmesi de caizdir. Hz, Abbas radiyallâhü anh misalinde olduğu 
gibi. 

d) Bir müminin bir Müslüman'ın kabrini ziyaret edip ona dua etmesi 
de ittifakla caizdir. es-Selâmü aleyküm yâ ehle'l-kubûr (Ey kabirde 
yatanlar, Allah Teâlâ'nın selâmı ve selâmeti üzerinize olsun) demenin 
ölülere faydası vardır. Bu dua boşuna tavsiye edilmiş değildir. Hz, 
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir kabristana uğramış, kabirde 
gömülü olan iki kişinin azap çekmekte oldukları kendisine malûm olmuş, 
yaş bir ağaç dalını ikiye bölüp birini birinin, diğerini öbürünün kabrine 
dikmiş ve; "Umulur ki bunlar yaş olarak kaldıkları sürece bunların 
azapları hafifletilir" buyurmuştu. 293 Kabri ziyaret ziyaretçinin kalbini 
yumuşatarak ve yufka hâle getirerek ona da fayda sağlar. 

İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli 

Deme ki bu mürdedir, bundan nice derman ola, 

Ruh şimşir-i Huda'dır, ten gılafolnuş 
ana 

Dahi a 'la kâr eder bir tığ kim üryan ola. 

Bilirsin ruh-ı ehlullahı kim sahib-i tasarruftur 

Bu İsmail Rumî meşhedidir eyle istimdâd 

Eyleyen ruhundan istimdâd erişir 
matlaba 

Halleden her müşkilâtı Hazret-i 
Üftâdedir. 

Aziz Mahmud Hüdâî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz 



Mürid-i râh-ı Hakk'a kıblegâb-ı aşikârıdır bu 
Edeple gir, gözün aç türbe-i Ümmî Sinan 'dır bu 

Ka'be-i uşşak bâşed in makam 
Herki nakıs âmed incâ şud temam. 

Bu makam âşıkların kıblesidir, 

Buraya eksik gelen tamamlanmış olarak gider. 294 



293 



Müslim, Taharet, III; Ebu Davud, Taharet, II; Nesâî, Taharet, 26; Ibn Mâce, 
Taharet, 26 
294 (ULUDAĞ) 



134 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Hülâsa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"...İstediğinde, Allah Teâlâ'dan iste, yardım talep ettiğinde Allah 
Teâlâ'dan yardım talep et.." 295 düstûru hiçbir zaman unutulmamalı ve 
büyüklerin vesile kılınarak istenilenin de Allah Teâlâ'dan olduğunu bilmek 
gerekir. 

Ramazan cömertliği ile cömertlik deryasından geldi. 

Ramazan ayı oruç ile beşeri hallerden müstağni olmak ile rububiyetin 
samediyyet sıfatıyla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ittiba olunmayı 
kazandırdığı için beraber zikir olundu. 

Cömertlik samed 296 sıfatından zahir olmaktadır. Bu sıfat Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem ve ümmetinde cömertlik zirvesinin ifadesidir. Bu 
nedenle aşağıdaki mısra zikredildi. 



Hoş geldin samed sırrının nurları. 

Bu ayın zatında esmâ-i Hüsnâ zikri vardır. 

> 

■J '" > y > * -J '" > ı/-. > s 

Js*>&» l^^>- J*A>6* UJ4_^UJ 



Bize gelen Rasûl Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bizim 
sevgilimizdir. 

Şefaatçimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem mededle 297 geldi. 



295 ibn. Hanbel, 1/293, 303, 307; Tirmizi, Kıyamet, 59 

Samed: Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye 
muhtaç olmayan. (Allah) Pek yüksek, dâim. Refi' ve âli ve içi dolu şey. Kavmin 
ulusu 

Meded: inayet, yardım, imdad, eman. Eyvah 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 135 



42 

is sis 

Yâ Seyyiden fazlehû fi'n-nâsi ke'l-bahr ^.klfc j-"\-3l j iLjai I jül» \T 

Ve neşrehû etyabu min-nesemeti's-seheri J>^\ ÂİLi ^ iL*!^ »j-*^ J 

Ve men zehâ hadduhu hüsnen lehu ve-lehu «d j «d \xL>- » jİ \ij j^ j 

Kaddun izâ mâse yahki'l-gusne fi'n-nadrı jj£\ @ aU^I (jf-^' j--* ^ ^ ^ 

£• _, 

Ve men izâ mâ beda fennûre min-vechihi a^-j '^y 'j£\s ^Jjl U lil j* j 

Doı/'e mine'ş-şemsi ahfâ tal'ate'l-kameri j*2\ 'iJ&A? l j!>-\ ( jJ£A\ ^ \^a 

^ y t y t y 

Ve men alâ kadruhû fi'l-halki mertebeten "*^>y j^l @ *j'<& ^ tf j 

s y s s s Is 

Kel-bedrifâka cemîa'l-encümü'z-zeheri yj» : j\ İ^JÇİ\ «*»>- 3^j jûo 

fnte /fcn'ü Şemsü's-Sivâsi lemyekün yûcedu, ^J'^J'j j-t^lJI ^L',* jı'l cJl 
Fî asrihi misluhû fi'l-bedri ve'l-hadari. j^z>i\j JxŞ\ @ İL> İ^Up @ 

s ı s s } s y y 

Feente unkûdü zâke'l-keremi yâ Seyyidî, <J-h^ ^ rfö\ -^i iyls* cJ> \i 

y s y / / ı / 

Navil lenâ kadhan min zâlike'l-hamri jL>&\ eÜIS \* \*-!>5 13 Jjt 

İştedde şevkî ilâ'n-nedmâni mâke'seküm °&LJ6 U jUjlil Jl ^j-i İdil 

sis C s 

Ve'nhelle dem'î alâ haddiye kelmatari jklİD ^jİ- ( _ j Lp jjto J-^ J 

y S y > J/ 

Enşedtü fî hubbiküm zennazmi mu'tezirân Ijilü JaîSl la *^**- @ £>!xİil 

S S S y_? S £ y 

teo//e yukbelu nazmün câe bi'l-uzri j jJil *U- Ji J**J^ 

Yârabbî zid fazlehu fi'n-nâsi mâ tal'at, c^S? U ^131 giUa's âj 1/, \T 

Şemsün ve mâ seceat varakun ala'ş-şeceri. _fyZX\ J& 3jj °c^>L* U j j-di 



136 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Medhî senâî lehû min hâlisi' 'l-kalbi »_Jl2I jJIİ- j* aİ J,\Ji ^f-^ 

Ve leyse bi'l-medhi'l- Mısrıyyi min hatari Jaİ- j. (j^aJI r-jJÜl ^-li j 

S^- sis 

Yâ Seyyid, senin fazlın mahlûkata deniz gibidir 

"Seyyid" esmâi hüsnâdandır. Her ne kadar bilinen Doksandokuz güzel 
isimlerde yok ise de sayılan isimlerden ümmehattır, furuunda vardır(esas 
kaynak bir isim olup usulen vardır). 

Aşağıda gelen mısraların işareti ile burada bahsedilen kişi Şemsi Sivasî 
kaddese'llâhü sırrahu'l-azizin (hyt:1597) evlatlarından biri olduğudur, tarihi 
olaylar ve meşhur olan zevat incelenince yeğeni Abd-ül'ehad Nurî Sivasî 
(hyt: 1651) kaddese'llâhü sırrahu'l-azizden bahsedildiği ihtimali yüksektir.. 
Şemsi Sivasî babasının amcasıdır. 



Ve ihsanın sabah rüzgârından daha güzeldir, 

Yani kalbe ferahlık hayat verir. 



> . 



Bir kimseki O'nunla güzellik yüzünde parladı. 

O'nun endamı güzelliğin pırıltıları isabet ettiği vakit sarar 



Bir kimseki Onun yüzünün nuru ışık saçmaya başladığında 

Güneşin nurundan ziya yayılınca ay'ın ziyası kaybolduğu gibidir. 

Âşıklarını muhafaza eder demektir. Yani pervanelerin aldanıp ateşe 
düşmelerine mani olmak için ziyasını daha açık eyler. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 137 



Bir kimseki yaratılışta kıymeti ve mertebesi üstün ve yüksektir. 

İnsanlar madenler gibidir. Mayalarındaki haller ile insanlar derece değer 
kazanır. Abdullah radiyallâhü anhdan rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; 

"Allah Tealâ, aranızda rızıkları böldüğü gibi, ahlâklarınızı da aranızda 
bölmüştür, (ahlâklarınız birbirinizinkinden farklıdır). Yine Allah Teâlâ, 
malı, sevdiğine ve sevmediğine verir. Fakat îmanı ancak sevdiğine verir. 
Kim malı harcamakta cimrilik ederse, düşmanla mücahededen kor-karsa 
ve gecenin uykusuzluk gibi, kendisine meşakkat vermesinden korkarsa: 

Lâ İlahe İllallah, Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, sözünü çok 
söylesin. 

(Allah'dan başka hiç bir İlâh yoktur, Allah bütün noksanlıklardan 
münezzehtir. Her türlü hamd ve övgü Allah'a mahsustur, Allah her şeyden 
yücedir.)" 298 



jj^\^\^3\»j'j^ 



Aynı bütün parlayan yıldızlardan üstün ayın ondördündeki dolunay gibi 

Yani ayın öndördü gibi, diğerleri ise yıldızlar gibidir. 

Ahlâk 

Arapça'da hulk veya huluk kelimesinin çoğuludur. "el-Hulku" ve "el- 
Huluku" kelimeleri lûgatta; seciye, tabiat, huy, insanın iç ve dış dünyası gibi 
anlamlara gelmektedir. Çoğunlukla insanın fizik yapısı için "halk", manevi 
yapısı için ise, "hulk" kelimelerinin kullanılmaktadır. Hulk, kelimesinin tabiat 
(huy) ve fıtrat manasında da kullanılmaktadır. Huy ise ruhta meydana gelen 
tabii bir olay, bir başka ifadeyle tabiata sonradan arız olan tabiatın gelişmiş 
ve tekâmül etmiş şekli olarak manalandırılmaktadır. Ahlâkçılar bu nedenden 
dolayı "hulk"u iki kısımda ele almışlardır. Bunlar: 

a) Tabiî Huy : "İnsanın tabiatında, fıtratında, yaratılışında gizli ve saklı 
olan ahlâktır." Bu huy anlayışına göre fert tarafından yapılan fakat iradenin 
doğrudan devreye girmediği bir durumda davranışların ortaya çıkışıdır. 
Kızgın, aceleci, tembel vb. 

b) Kazanılmış Huy: "Fiil ve davranışlar şeklinde meydana gelip istikrar 
kazanarak, sırf görüşüp kaynaşmaya ve âdete dayalı huydur." Bu tip ahlâk 
kazanımının ferdî ve içtimaî yönden büyük faydalan vardır. 



298 A. Fikri YAVUZ, İmam Buhari'nin Derlediği Ahlak Hadisleri (Edeb-ül Müfred), 
Sönmez Neşriyat: 1/289-290. 



138 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Ahlakın Değişip Değişmeyeceği Problemi 

[Düşünce tarihine baktığımızda bazı filozoflar ahlakın değişebileceğini 
kabul ederlerken bazıları ise değişmeyeceğini kabul etmişlerdir. 

Fârâbî (870-950), İbn Miskeveyh (936-1030), Ibn Sina (980-1037), Gazâlî 
(1058-1111), Birgivî (1523-1573) gibi İslam düşünürleri ile Aristoteles (MÖ 
384-322), I. Kant (1724-1804), J. Locke (1632-1704), J. J. Rousseau (1712- 
1778), J. H. Pestalozzi (1746-1827) gibi batı düşünürleri ahlakın eğitimle 
sonradan değişebileceğini kabul etmişlerdir. 

Buna karşılık, İslam dünyasında Yusuf Hâs Hacib (hyt. 470/1077), Sa'dî-i 
Sirâzî (hyt. 691/1292), Nasreddin-i Tûsî (1201- 1274) ve Kâtip Çelebi (1609- 
1657); batı dünyasında ise A. Schopenhauer (1788-1860), Lamarck (1713- 
1784) ve Ch. Darwin (1809-1882) gibi düşünürler huyun doğuştan geldiğini, 
dolayısıyla değişmeyeceğini savunmuşlardır. 299 

Değişebileceğini iddia edenlerden olan E. İbrahim Hakkı kaddese'llâhü 
sırrahu'l azîz değişmeyeceğini iddia edenlerin görüşlerini reddeder. "Bedeni 
siyah olan yıkanmakla beyaz olmaz. Huy can altındadır, çıkmayınca 
değişmez." diyenlerin bu görüşlerinin din ile de örtüşmediğini ifade eder. 
Çünkü ona göre, "din; gadap, şehvet ve riyanın kalpten tamamen yok 
edilip giderilmesini değil belki onları, akıl ve kalbin tasarruf ve emri 
altında bulundurmasını emretmiştir. Bu ise mümkün, müyesser ve tecrübe 
ile de sabittir." 300 O, konu ile ilgili bir ayeti 

"...Öfkesini yenenler ve insanları af edenler..." 301 nakleder. E. İbrahim 
Hakkı'nın ayetle ilgili değerlendirmesine göre 

"gayz ve gadabını yenmekle aklını galip getirenler övülmüş; gayz ve 
gazabı olmayanlar ise övülmemiştir. Çünkü insan bu sıfatlar olmadan kâmil 
insan mertebesine kavuşamamıştır." 302 Onun için öfke ve şehvetin tamamen 
yok edilmesi değil, bilakis onların ıslah edilmesi durumunda insan ahlak 
bakımından olgunlaşacaktır. 

Kısaca, kâmil (olgun) bir insan olabilmek için öfke ve şehvete gereksinim 
vardır, fakat onların ıslah edilmesi gerekir. Bununla birlikte insanlar yaratılış 
itibariyle farklı yetenek ve özelliklere sahiptir. Ayni şekilde onlar bazı şeyleri 
yapmada birbirlerine göre daha eğilimli ve yatkındırlar. İste, doğuştan gelen 
bu farklı yetiye, potansiyel eğilim diyebiliriz. 

Psikolojinin tespitlerine göre bazı çocuklarda doğuştan gelen liderlik 
vasfı mevcuttur. Çocuk, ileriki yaslarında uygun ortam ve imkân bulunca bu 
potansiyel eğilim ve gücünü, pratik hayata geçirebilmektedir. Doğuştan 
gelen bu potansiyel eğilimler, kişinin iyi ya da kötü huyu üzerinde 
yönlendirici bir rol oynamaktadır. 



bkz: Erdem, Hüsameddin, Ahlak Felsefesi, s. 64-66. 
300 E. İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 451. 
301 ÂI-İİmran, 134 

E. İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 451. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 139 



"Arman, muhakkak ki mutluluğa ermiştir" 30B ayetinde belirtildiği gibi 
kişi sonradan kendi çabasıyla arınabilir, huyunu iyi yönde değiştirebilir. 
Dolayısıyla ahlakın değişebileceğini din de kabul etmektedir. 

"Ahlakını düzelten bir gönül, ayna gibi saf olup, her şeyi kendinde 
bulmuştur." 304 

Sonuç olarak; kişinin kuvvet olarak yaratılıştan getirdiği ahlaki eğilimleri 
kontrol edilemez, etkisinden kurtulunamaz ve değiştirilemez değiller, aksine 
onlar değişebilir; iyi iken kötü, kötü iken de iyi hale gelebilirler. Fakat kişi 
kendi haline bırakılır ve eğitilmezse, doğuştan getirdiği bu fıtrat ya da eğilimi 
onu kendi yönüne çekebilir.] 305 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin "iki dağın yer değiştirdiğine 
inanın, insanın huy değiştirdiğine inanmayın" sözünde ki "huy" kelimesi, 
"fıtrat" anlamında kullanılmıştır. 

Niyâzî-i Mısrî'nin burada bahsetmek istediği Allah Teâlâ'nın bazı kullarına 
karşı fıtrat yönünden bazı ihsanlarının bulunabileceğini açıklamaktır. Bu 
ihsan Allah Teâlâ'nın adalet sıfatına ters düşmez. Onun bilgisindeki ilmî 
derecenin sonsuzluğundan gelen bir ayrıcalığın tecellisidir. Bu ise onun 
yaratıcı olmasının ve ilâh olmasının gereğidir. 

> ' >>/' '< r" ıı > ",. > \ '„ -ı 

Sen benzeri bulunmaz Şemsi Sivasî'nin oğlusun 

"Şemsi Sivasî'nin oğlusun" Şemsi Sivasî kaddese'llâhü sırrahu'l-azizin 
(hyt:1597) yeğeni Abd-ül'ehad Nurî Sivasî (hyt: 1651) kaddese'llâhü 
sırrahu'l-aziz. 

Şemsi Sivasî babasının amcasıdır. Ayrıca; 

Abd-ül'ehad Nûrî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz Efendi'den sonra, 
Kadızâdelilere karşı mücedelede ismi ön plana çıkan Niyâzî-i Mısrî 
kaddese'llâhü sırrahu'l azîzin de onun eser ve şiirlerini okumuştur. 
Aşağıdaki şiirlerdeki benzerlik buna delil olarak gösterilebilir: 

Abd-ül'ehad Nûrî: 

"es-Salâ gelsün gelen meydân-ı 'ıska es-salâ 
Bâş u cana bakmayan merdân-ı 'ıska es-salâ 
İbn-i Edhem gibi tâc u tahtın terk eyleyüp 



303 



A'lâ, 14; bkz: Maide, 105; R'ad, 11. 



E. İbrahim Hakkı, Marifetnâme, s. 219. 
305 (KARADENİZ, 2006 ), s.103-106 



140 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Kul olan gelsün berü sultân-ı 'ıska es-salâ." 305 

Niyazî-i Mısrî: 

"es-Salâ her kim gelür bâzâr-ı 'aşka es-salâ 
es-Salâ her kim yanarsa nâr-ı 'aşka es-salâ 
İbn-i Edhem gibi tâc u tahtın terk eyleyen 
Soyunup 'abdal olan hunkâr-ı 'aşka es-salâ." 307 

Yine Abd-ül'ehad Nûrî'nin Hakk'a yürümesinden sonra Niyazî-i Mısrî gibi 
sûfilerin de sürgüne gönderildiğini görüyoruz. 308 



Onun zamanında şehirlerde ve çöllerde dolunay vardır, 

<jxÇ>» IV^JI illi sjsiS' cJj ti 

Ey Efendim Sen kerem sahibi güzel bir bahçesin 

O aşk şarabından, bir bardak ihsan buyur. 

İçki arkadaşımla içilen şaraba arzum ziyâde oldu 

Sarhoşluk üç kısımdır: Birinci sarhoşluk, ikinci sarhoşluk, üçüncü 
sarhoşluktur. 

Birinci sarhoşluk "Tevhid-i Efal makamı" ikinci sarhoşluk "Tevhid-i Sıfat 
makamı", üçüncü sarhoşluk "Tevhid-i Zât makamı" dır. Çünkü içki içenlere 
de içkiler üç hal verir. 

Birinci halde bir az sarhoş olunca insan âlemi âfâkı (tüm çevresini) 
kaybeder. İşte birinci sarhoşlukta bulunan sâlik da efali Hakk'a havale 
edince (yaptığı işleri Hakk'ın uhdesine verince) bu âfâk âlemini kaybeder. 

İkinci halde içki içen kişi bir miktar daha içince, gözü görmez, kulağı 
işitmez, söz söyleyemez ve hiçbir şey yapmağa kudreti olmaz. İkinci 



305 A. Nûrî, Dîvân, vr. 18b. 

307 (ERDOĞAN, 1998), s. 298. 

308 (BAZ, 2004), s. 47 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 141 



sarhoşlukta olan sâlikin de sıfatını Hakk'a havale edince, görüşü, işitişi, 
söyleyişi, dileyişi, bilişi kalmaz. 

Üçüncü halde, o içki içen daha da çok içerse, kendinden geçer. Yine 
üçüncü sarhoşlukta bulunan bir sâlik dahi Zâtı Hakk'a havale edince 
kendinden geçer, onda bir şey kalmaz. 



Gözyaşını yanaklarıma yağmur gibi aktı 



Gözyaşı 

Duyguların suyu diyebileceğimiz gözyaşı; ayrılık, hasret, yalnızlık, 
çaresizlik, sevinç gibi duyguların oluşturduğu yoğunluğunun ifadesi 
olarak dışa yansır. İnsanoğlunun tepkilerini ifadede özel bir yere sahip 
olan gözyaşının dini ve tasavvufî hayatta da önemli bir yer tuttuğunu 
görürüz. Kur'an-ı Kerim'de değişik yerlerde az gülmek, çok ağlamak 
tavsiye edilir. İnce ve hassas kalp övülürken, kaba ve duygusuz kalp taşa 
benzetilerek yerilir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sık sık 
ağladığı ve ağlamayı teşvik ettiği, sahabelerin de sık sık gözyaşı döktükleri 
bilinmektedir. Hz. Âdem aleyhisselâm, işlediği zelleden dolayı yeryüzüne 
indirilince pişmanlık gözyaşlarıyla Allah Teâlâ'dan af diler. Hz. Yakub 
aleyhisselâm, Yusuf aleyhisselâm için o kadar çok ağlar ki sonunda 
gözleri rahatsız olur. Hz. Davud aleyhisselâmın günlerce ağladığı rivayet 
edilir. 

Hassas kalpliliğin ve devamlı mahzun olmanın bir bakıma düstur 
sayıldığı tasavvuf düşüncesine mensup ilk zahid ve mutasavvıflar 
arasında çok ağlama sebebiyle meşhur olmuş kimseler vardır. Gerçek 
âlemde yaşanan sıkıntıların ifadesi olan gözyaşı; şairin muhayyilesinde 
göz pınarlarından dökülen tuzlu ve ılık bir su olmaktan çıkıp zihinde 
görsel ve işitsel çağrışımlara yol açan bir estetik bir objeye dönüşür. 

Sevgili için dökülen yaşlar bu dünyada çilenin ifadesi olsa da, ahirette 
bunun mükâfatı alınacaktır. Gözlerinden seller akıtan âşık, ahirette buna 
karşılık bulamayınca gözyaşlarıyla adeta mahşer alanını sele verecektir. 
Çünkü dünyadayken çektiği sıkıntılara ve halkın kınamalarına aldırmayan 
âşığın yegâne gayesi Hakk'ın rızasını kazanmaktır. 

Âşık, aşkı uğruna dünyasından vazgeçmiş; akıl sahiplerinin değer 
verdiği şeylere yüz çevirmiştir. Istırabından dolayı durmadan ah edip 
ağlayan âşığın halini anlamayanlar onu kınarlar. Bu sebeple âşık, 
melâmet mülkünün sultanı sayar. Çünkü onun şimşek gibi çakan ahi, 
altın taç; inci gibi gözyaşları da fildişi bir tahttır. Gözyaşı, âşığı maddi 
âlemin kesafetinden bir taht gibi kaldırıp yükseltir. "Biyolojik "ben"den 



142 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



yükseğe kalkarak manevî "ben"in daha yüksek bir mertebesine ulaşmak, 
gündelik ömrü yücelikten geçen yola ve ebediyetin saltanatına 
hazırlamaktadır..." 309 



O nun sevgisinden bu özrümü beyan eden medhiyeyi yaptım 

jUl «-U- Ji JİA JJ«S 

Umarım ki benim kusuruma bakmıyarak bu şiîrimi kabul eder, 

Onun medhinden âcizim, demektir. 

Yâ Rabbî, nasıl güneşin doğuşu gibi insanlar içinde fazlını üzerime çoğalt 

, *> 

Ve ağaçlar üzerine yaprakları bir intizam içinde çoğalttığın gibi. 

Onun da benim üzerimde ikramını arttır. 



Anın medhini temiz bir kalbe yaptım. 
Mısrî'ye medhinden dolayı kabahat olmaz. 



Seven ve sevilen arasında suç ve özür kalktığı gibi edeb bile aranmaz. 
Sevişmede asıl olan birleşmektir. Birleşmek ile aradaki bütün ayrılıklar 
kalkar. Vahdetin olduğu yerde sonsuz huzur zuhur eder. Artık suç, kabahat, 
özür ve edep aranmaz. 



309 (SELÇUK, Yıl:9 Sayı: 25 Güz 2005, s.233-246) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 143 



71 

Oldu yüzün subh-i senin ey nigâr, 

^ s i 

Kalmadı bu dilde seni göreli, 
Lütfedüp etme beni bin cevr ile 

^ı^- û . ı > *s > s s s* a. . 

Sana atalar yaraşur bendene, 

s i si s si 

Sende çü cem oldu hüsün şivesi, 

a s i si 

■* \' —I > » " " »-I 

Yetmişe vardı yaş eyledin, 

*\'*'-\ > ' •' '"'• ı 

J L^*>-1 j^->sj j^->-t 

Yolunda nesi var ise olur Mısrî'nin 



/rme Niyâzî gedâyî meded, 

si s s s i 



O/c/u yüzün subh-i senin ey nigâr. 

Ey sevgili yüzün aydınlığı senin oldu, 
Şafak attı, atıyor ve atacak 



Kalmadı bu dilde seni göreli, 



Vezin: Müstef Nün Müstefilün Fâ'ilün 



144 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Seni göreli bu gönülde kalmadı, 
Sabır etti, ediyor ve edecek 



Lütfedüp etme beni bin cevr ile 

jU— 9-\ j* >a j-»~*-l 



Lutfunu artır etme bana bin cevr ile 
Haber etti, eder ve edecek 

Sana atalar yaraşur bendene, 

S i Sİ S si 

Sana bendene ihsan etmek yakışır, 
Sevindirdi, eder ve edecek 

Sende cü cem oldu hüsün şivesi, 

t si si 

■J ,s ».. > » ,S ,S ... 

Sende toplandığı için güzelliğin edası, 
Sakladı, saklıyor ve saklayacak 



Yetmişe vardı yaş eyledin, 

j4- 



■ y - '■ i > 



Yetmişe varacak yaş verdin, 
İhtiyarladı, ihtiyarlıyor ve ihtiyarlıyacak 

Tuhfat al-asri, Niyâzî-i Mısrî'nin ikinci defa Limni'ye sürülüşünde, cami 
minberinde, yüz günden fazla bir müddet bir şey yemeden halvet ettiğini, 
Kavala şeyhi Mustafa'dan naklen yazıyor ve gene ondan, Mısrî mahlasını 
kullanırken ömrünün ne kadar süreceğini keşfen anlayıp, Niyâzî mahlasını 
kullanmaya başladığını ve Niyâzî sözünün tutan olan yetmiş sekiz yaşında 
vefat ettiğini, bunu da 

Yetmişsekize erdi yaşım eyledik 
Ihtayara yahtayiru ihtiyar 
beytiyle haber verdiğini yazıyor. - 

İlk mısrada vezin bozuluyor. "Yetmişe çün erdi yaşım eyledik" gibi bir 
şey olsa gerek. Sonradan bu kerameti ispat için "yetmişsekize" çevrilmiş 
olma ihtimali söylenilmektedir. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 145 



Şeyhül Ekber Muhyiddin ibn-ül Arabî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz 
hazretlerinin de Yetmişsekiz yaşlarında âlem-i dâr-ül bekaya intikâl 
ettiklerini bildirmektedir. 



Yolunda nesi var ise olur Mısrî'nin 

O / si 

\ L^j \ w— * X) v— * — j ı 

Mısrî'nin nesi var ise yolunda olur 
Açığa çıktı, çıkıyor ve çıkacak 



İtme Niyâzî aedâyî meded. 

Dilenen Niyâzîatma meded kıl, 
Kapını bekledi, bekliyor ve bekleyecek 

Hadis-i kutside buyruldu ki; 

"Kulumda benim zikrim ve taatımla meşgul olma hâli fazlalaştığı 
zaman; onun bütün gayret ve lezzetini zikrimde toplarım, bütün lezzet ve 
himmetini zikrimde toplayınca o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum ve 
aramızdaki perdeyi kaldırırım. İnsanlar yanıldıkları zaman onlar 
yanılmazlar. Onlar, sözleri nebilerin sözleri gibi tesirli olan kimselerdir. 
Onlar Allah yolunda gerçek kahramanlardır. Yeryüzündekilere bir ceza ve 
azap vermek istediğim zaman, onları görürüm ve yeryüzündekilere azap 
etmekten vazgeçerim." 310 



310 Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, I, 433 (h. no: 1872) 



146 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



123 

Vezin: Mef'ûlü Mefâ'îlü Mefâ'îlü Fe'ûlün 

■j , , , 

Allâhu kerimun ve rahimun ve kafilu J*j£ j lo-j j İı_p <ûs I 

El-mevhibu m in indini ve 7 -/az/u cazîlun 3n Jıji- JJdlj » j*1p j* Lj>j-İİ1 

Ol gözleri fettan dili sengînin elinden 312 
Ayn; ka-ğamâmi vafu'âdi ka-fetili Jl-kSilji j X*±£ ^JL& 

Ben âşık-ı bîçâre nice ayrıta senden 
/fa/b/ b/7ra bi'ş-şuğli vesikun ve alilu JJlP j /^.j ( JüJül CiL> ^Jls 

Dendân-ı dehânı şeb-i zülfünde uyarur 

-j c , 

Ke's-sekib-i laylen bihi nurun va dalilu JJi j f^i «u $ÇS L^lio 

Ey şâh-ı cihan kapun işigine Niyazi 
Kad ca'a ala'l-vechi fakîrun va zelîlun JJi j jjls «l^-j-SI ^p *\->- j5 

Allah Teâlâ Kerîm, Rahîm ve Kefîl'dir. 



Hediyeler tarafından ve fazlı çoktur. 

0/ gözleri fettan 313 dili sengînin 21 "' elinden 
01 gözleri fitneci dilin taşlarının elinden 



Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi kitapları kısmında nr. 1218 de Niyâzî-i 
Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîzin kendi el yazısiyle bir mecmuada bulunanjlahi; 
Abdulbaki Gölpınarlı, Niyâzî-i Mısrî, Şarkiyat Mecmuası, c. VII, s. 205 

Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Dîvânı'nın Tenkitli 
Metni, Ankara, 1998, s. 136 

Fettan: Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten 
kuyumcu 

Seng: f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik. * Ağırlık 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 147 



Gözlerim bulut gibi kalbim lamba fitili 
Ben âşık-ı bîçâre nice ayrıta senden 
Ben bîçâre âşığı nice ayrıla senden 



Kalbim seninle meşgul ve hasta 
Dendân-ı dehânı şeb-i zülfünde uyarur 
Ağızdaki dişlerin kara saçların uyarır 



Gece nur saçan ve yol gösteren yıldız gibi 
Ey sâh-ı cihan koşun isigine Niyazi 
Ey şâh-ı cihan kapın eşiğine Niyazi 

JJi j jjlİ <^>\ ' i Js' *L>- Si 

Yüz sürerek gelen fakir ve zelilindir. 



148 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 

124 

Yâ câmi'el-esrârı ve'l-fedâil JUsİSI j jÇJ^\ *»\>- 1 

Vo kâşif-el astarı lil'avâmil ^j*^ jt.1^1 Li-io l 

Fehel reeyte bahren ev semi'tehû «lJLI» jl l^kı c^llj J^i 



Yermî dırârihi ila's-sevâhil JaÇJI Jl ^jG 5 ^j' 

Lâkinnehu lâ yemneu'l Gavvâse miri '^y j<»^iSI illi lî> V 

İhrâcuhâ miktâri keffe-sevâhil Jj&fjlJI CJo jl jâ« \J»-fj»-i 

Kün keennemâ esrâre şer'il Mustafâ l J^aU^\ f°j£> "JCJ^>\ ili o ,jp 

Tekün Veliyyen hâdiyye'l-kavâfil $y*^ 1$^ ^j '^ 

Velâ tucib anhâ likülli sâil JpU* j£i \^Ip 1^ Mj 

Be/ fcün zemânen sâile'l-mesâil JîUJlI Jp\l* tlSj jp Ji" 

Vahzer ani'd-da'vâ bihâfe-innehû iiü \^ ^jPjJI jp j^s-I j 

tede/ kiramı udde da'vâ bâtıl jA»l c£?^ *>* f ^^ ı/*^ 

Vesluk bi-fakrin veh-tiyâcin fi't-tarîk ij)^ & tSz&-\ J y^ <!iNÛ*l J 

1 si 

Ve bi'l-fenâi ani'l-vücûdi'l-hâil JF^ ij»-ji I <jp *^ j 

Haza min-el Mısrîyyi tuhfetün-leküm & '*!>£ " { j J U^\ ^y ^ 

Huzhâfetâ men cümlete'l gavâil Si^ ^-^r °(f & \i j£- 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 149 



AÇIKLAMA 315 

JpUsiSI j jÇ^İ\ p*^?^ Ey sırları ve faziletleri toplayan 

Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l-aziz ezelî kabiliyetine bakarak sâdık 
sâlike hitâb etti. Çünkü kâmil, eşyaya aslî şekliyle bakar. Çünkü suretler, ha- 
yaller ve vehimlerdir. Çünkü insan yaratılışı itibariyle bütün kemâlâtı kabul 

edici, sırları ve faziletleri toplayıcıdır. j(JJİ\ "Esrar" sözü, sırrın çoğuludur ve 

o, akıl ehline göre, zihinde bulunan aklî bir iş, kalbde sükûn bulmuş bir 
latifedir ki sâlik, Allah Teâlâ'ya teveccühü ânında onunla yalnız kalır. Hâlin 
sırrı ki; onda Allah Teâlâ'nın isteği bilinir. 

JpUıiSl sözü, faziletin çoğuludur. Bu noksanlığın zıddıdır. Bu da kesbî ve 

vehbî olmak üzere iki kısımdır. 

Kesbî olanına gelince o, dinlenilerek ve çalışılarak öğrenilmiş zahir 
ilimler ve edebli kişiden alınmış olan övülmüş ahlaktır. 

Vehbî olan ise varidat, ilhâmât, tecelliyât ve ilâhî marifetlerdir. Bu mana 
ile sâlike hitaben; 

"Ey sırlara ve faziletlere kabiliyetli olan! Allah Teâlâ'nın ezelde sana 
olan inayetinden gaflet etme ve kemâl derecesine yükselinceye kadar 
çalış" demektir. 

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Kişi hir hata yaptığında kalbinde bir nokta oluşur. Eğer ondan kaçar, 
onu terk eder ve istiğfar edip tevbe ederse o nokta düşer, eğer tekrar o 
hatayı (günahı) işlerse, o nokta büyür, artar. Ta ki kalbi kaplayana kadar, 
bu durumda da kalbi paslanır." 316 

"Bazen kalbimi bir perde bürür, bu perdeyi kaldırmak için günde 
yetmiş defa istiğfar ederim" 317 

J^fjaiS jCl^l Li-io \> Ey çalışanlar için perdeleri açan 

jCl^l sülük mertebelerindeki hicablar, örtülerdir. J*fj*JI kullar ve 

zâhidlerdir. Muhakkak ki sülûkun başlangıcı ibâdet ve zühddür. Bu ikisi 
ameller sınıfındandır. Yine bu ikisi, amelleriyle örterler. Allah Teâlâ'yı talep 
eden seyr'in hallerinde çalışır ve Allah Teâlâ'yı sırrının miktarı ölçüsünde 
şâhid olur ve bilir. Abid ve zâhid kişi bu marifetle tarîkat-ı aliyyenin şartlarını 
bulunmasıylada rûhânî kuvvet ile nefsânî perdeleri açar. Bu mana ile sâlike 



Bu açıklama Mehmed Nasûhiyyü'l-Halvetiyyü'l-Cüneydî kaddese'llâhü sırrahu'l- 
azizindir. (Abdullah Çaylıoğlu, Niyâzî-i Mısri Şerhleri, İst, 1999, s. 23-27) 

316 Tirmizi. Tefsir, 74: ibn. Mâce. Zühd. 29 

317 Müslim. Zikir, 51:Ebu Davud. . 26 



150 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



hitaben "Ey arif, kemâlât-ı kazan. Eğer sen kâmil olursan mükemmil 
olursun" demektir. 

Bu iki beyitte bir üst mana ise ilâhî sırları ve Rabbanî tecellileri toplayana 
perdeleri açmak için lazım olan zat "Mürşid-i Kâmil" dir. Yani 

"Ey sırları ve faziletleri toplamak için çalışanlar size perdeleri açacak 
olan Mürşid-i kâmildir" demektir. 

Sen incilerini sahillere atan bir deniz gördün mü? Yâhud işittin mi? 

'Ci "Fe" harfi güzelleştirip açıklayan ya da hazfedilmiş olan şartın 

cevabıdır. Buradaki soru, olumsuzluk manasınadır. Sözün anlamına gelince: 

"Sen bir deniz görmezsin ve işitmezsin." 

Denizin mânâsı kesilip bölünmeksizin akan parçaların çokluğudur. 
Denizden murat hislerle algılama yardımıyla aklî teşbih yoluyla kâmilin 
kalbini anlatmaktır. Hiçbir şey kalbden daha geniş değildir. Kalb, bütün 
varlıklardan daha geniştir. Kalbin varlığı hissedilebilir bir iştir, kalbin sırrı ise 
mânevi bir iştir. Ona hiçbir sınır ve son yoktur. Çünkü kalb yüce Allah 
Teâlâ'nın evi ve yüce sırlarının sandığıdır. 

"İncilerini sahillere atar" Yani deniz içinde bulunan incileri kendi kendine 
çıkarmaz. Bilakis onu, işini iyi bilen dalgıç çıkarır. Bunun gibi kalbde bulunan, 
kendiliğinden açığa çıkmaz. Ancak sâlik adı geçen şartları yerine getirmekle 
mürşidin edeblendirici sözüne dalar. Anlatılmak istenilen şu ki: Kul, kalbinin 
sırlarına ancak iki şıkla ulaşabilir: Gayret etmek ve mürşid tarafından telkin 
edilen zikre devamla, çalışmak. 



Jj&fjlJl cJo j\"jJl» \^>-fp-l -y j"\jiı>\ *LI) <»JS y 



Lâkin deniz, dileyenin avuç içi miktarı inci çıkarmaktan dalgıcı 
menetmez. 

Dileyen sâlik çalıştığında, menedilmez. Hiçbir derya da mücevherlerini 
sahillerine atmaz. Lâkin o mücevherleri yalvararak az bir miktarı 
çıkarmaktan da "Gavvâs"ı (Dalgıç) menetmez. Burada Gavvâsdan murad 
"Nakib" dir. 

Nakîb: Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zaman-ı 
saadetlarinde oniki Nakîbi vardı. Bunlardan Hazreti Sa'd radiyallâhü anh 
nakîblerin başı ve vahy kâtibi idi. Nakîbin hizmeti, meselâ, ashabtan biri bir 
makam görmek istediği zaman, önce Nakîbe müracaat eder: 

"Niyaz ederim, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme rica et, bana bir 
makam ihsan buyursun". Nakib de; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme 
filan kişi gelmiştir, şöyle, şöyle ihsanını ister, diyerek arzederdi. Onun 
isteği üzerine hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o sahabenin 
ihtiyacına göre makam gösterirlerdi. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 151 



Bu duruma göre mürşidi kâmil bir deryadır, fakat çarşıda, pazarda 
gezenlere gel sana tevhid göstereyim demediği gibi cevahirini kendi dışarıya 
atmaz. Fakat taliplisi oluncada men edemez. Müracaat edildiği vakit 
kemâlatın mikdarı kadar cevahir çıkarıp verir. Miktarından ziyade de vermez 
ve vermekte olmaz. Öyleki ehli salikin her sorusuna cevap vermemesi de 
icab eder. Hatta bazı yerde onun da sual sorana bilmez gibi görünmesi icab 
eder. 

Ey sâlik! Allah Teâlâ için çalış. Çalışmak muvaffakiyyetin ve hidâyetin 
kapısıdır. Allah Teâlâ'nın şu sözünde olduğu gibi: 

"Ama biz uğrumuzda cihâd edenleri elbette kendi yollarımıza 
eriştireceğiz..." 318 

Hafız Hüseyin Sezgin Efendi'nin müridlerine söylediği nakledilen şu 
sözler bu yolun usûlünü açıklamaktadır: 

Tarikatta bir söz vardır. Bu yola intisab eden mürid, 'Ben şunu 
yapıyorum, bunu yapıyorum, ben bir şey hissetmiyorum. Daha önce 
daha iyiydim/ diye düşünür. Hâlbuki büyükler bir kese içinde senin 
hasenelerini, yaptıklarını kesene doldururlar. Başka büyükler bile bunu 
bilemezler. Vefat ettiğinde kabrine getirirler, orda açılır hasenelerin, 
yaptıkların. Orda anlarsın, orda semeresini görmeye başlarsın!' 319 

Denildiki taleb etmek, cüzi irâdeyi sarf ettikten sonra başarı için 
yönelmek ve kastetmektir. Bunu al! 

{ y)aİA^\ çyi jÇ>*\ ^> ^ ly Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatının 

esrarını sakla 

Yani eğer sen Hakk'ın esrarının keşiflerine ulaştığında rubûbiyyetin 
esrarını açıklamaktan dilini koruyucu ol. Çünkü sırrı ifşa büyük bir hatâ ve 
iyileşmez bir hastalıktır. Çünkü tasavvuf iddiaları terk, sırr-ı hâlin mânâlarını 
gizlemektir. Söylemek değil. 

Jifjlil ^a\i UJj ^ Kâfirlere yol gösteren velî ol. 

Yani eğer sırrı saklarsan ve nurların bâtınını iyice tanırsan velî olursun 
Yani nakiblerin makamlarından bir makama sahip ve sâliklerden bir kavmin 
mürşidi olursun. Bunu iyi kavra ve nefsini fazla konuşmaktan koru! 

Kadına yaraşan en iyi iş, evinin bir köşesinde kendi iğini eğirmektir. 
Dervişe yaraşan da dervişlik ve sessizliktir. 320 



318 Ankebût, 69 

319 Büyükaşıcı, Mülakat; (OKUDAN, Yıl: 8 [2007], Sayı: 19,) 

320 (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.241), s.329 



152 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Js\l» j£j \+Îp ıL>>â Vj Her sorana sırları söyleme. 

Yani esmanın sırlarını ve sıfatların tecellîlerini her sorana söyleme. Soru, 
zamanından önce bir hevestir (meraktır). Sâlik ilhamlar yoluyla yükselip 
keşif vakti geldiğinde onun alâmetleri önce uykularda zuhur eder. Rasûlüllah 
sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Âlimin uykusu ibâdettir" 321 

İkinci olarakta parıltılar keşifler halinde ortaya çıkar. 

JpUJ.1 JpU* t\Sj ş JT Bilakis bâzı zaman-mes'eleleri sorucu ol 

Yani senin söz ile keşfe anlayışın olmadığı zaman (böyle yap). Bilakis 
ilminden, vehminden ve zannından fâni ol. Nefsini, talebelik etmek 
derecesinden ve talebelerin makamından çıkarma ve ilmini de yok say, 
câhil olduğunu kabul et. Kalbinde olan tüm bildiklerinin her âlime ya da 
talebeye sor. Tâ ki başkasının ilmini kendi ilmine şâhid getirmekle ayne'l- 
yakîne eresin. Böylece kâmil veya mükemmil olasın. 

İddiadan kaçın çünkü o büyükler katında bâtıl sayılmıştır 

Yani söz ile sırlar konusunda iddiada bulunmaktan kaçın. Çünkü 
kâmillere göre iddia haramdır, yasaktır. İddia esas itibariyle bâtıldır. Çünkü 
iddia etmek vücûd sahibinde olur. Kâmil ise Allah Teâlâ'nın dışında hiçbir 
şey görmez. Hakikatte Allah Teâlâ'dan başka hiçbir mevcûd yoktur. Mümkin 
varlıkların vücûdu vehim ve hayalden ibarettir. 

"Onun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz 
ancak O'na döndürüleceksiniz." 322 

^ijlail g^Çâ-l j yüb ı!iüû*l j Tarîkte fa kr u ihtiyaç yolunu tut 

Bu mısra önceki beyitin öncüsü gibidir. Yani fakirin fakrı şöyle olur: 
O Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şey bulamaz. Ancak Allah Teâlâ'ya ihtiyacı 
olur ve ancak O'nunla beraber olmakla rahat eder. Ve fakrın alâmeti 
sebeplerin tamamına tevessül etmemektir. Bu mânâda fakr, evliyanın şiarı 
ve süsü, güzel sıfatıdır." İhtiyaç" kelimesi açıklama maksadıyla "fakr" 
üzerine atfedilmiştir. Yani Hakk yoluna fakrın hakikati ile yönel. Kendi 
nefsinle değil. Çünkü bu hatadır! 



Değişik ifade biçimleri olan bu söz hadis değildir. Hadis kaynaklarında yer almaz 
daha çok sûfi sözlerine benzemektedir. Benzer bir rivayeti. Ebu Nuaym Selmandan 
rivayet etmiştir. Bkz. Aliyu'l Kâri. 357 
322 Kasas, 88 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 153 



Jplidl ijs-jll jp «-Hal. j Perde olan fena ile 

"Fena", Hakk'a ulaşmaya engel olan vücûdun düşürülmesinden ibarettir. 
Bu da nefsin kaybedilmesi ve Hakkın bulunmasıdır. Ancak fena 
olgunlaşmadan sonradır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; 

"Allah Teâlâ yüzünden perdeyi açsa yüzün şuaları ve nurları gözünün 
gördüğü her şeyi yakar kül eder." 323 

I'nS '*!>£ "ijjU^\ ^ \ 3^ Bu Mısrî'den sizin için bir hediyedir 

Yani bunu al ve sakla. Yani bu öğüt Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l- 
azizden bir hediyedir. Muhakkak ki o hallerin iksiri biricik şifâsı, en tesirli 
sebebi ve saadetler kimyası ruhun maddiyâttan ayrılarak maneviyâta 
geçmesi)dir. 

JJfjiSI C^ili- tf Ci U> j£- Bunları al tüm sıkıntılardan kurtul. 

Böylece taleb edilenlere ulaşmaya mâni olan tüm afatlardan korunmuş 
olasın. 



323 Müslim, iman, 79; İbn Mâce. Mukaddime. 13; İbn. Hanbel, 111/401 



154 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 

125 

Sevfe tera'n-nuri kable'l-ufû Jji^l Jİ5 j^\ ^jy Cj>j1« 

Yehzem İsâ bihi ecnâdi-gul Jji- a\l>-l G ^p »34 

5eı//e terâ zulmetehüm tecellâ Ö^ |Lflit (jp Cj>j1« 

fi//}/ helâkühüm aleyhim yahûl Jj^Jİ^İAp 14^9^ 6 

Seı//e tem m/r Gaffâreytehüm «4—0^ j£ <Jp ^j-" 

H/ne reâhü min karîbin yekul JjJLı *_^!s a-, d Ij j^>- 

Seı//e terâ eh// semain yücîü ijr^ " ^-* u J-*^ <^P Cijl" 



> <■ ' 



Yescüdü bi't-tav'i lehû ve'l-kabûl Jj4*^j «ü ç^iall jJ-s-LT 

Seı//e tero türbeten Mısriyyeten ^^2» S_ij2 ^ Cj>j1« 






Tenşakku anhü ardihâ bi'l-vusûl Jj-U^Jo ĞL»jl ajLp ^Ü 

Şerîat-i Muhammediyenin nuruna kavuşulmasına yaklaşılmış olduğunu 
göreceksin. 

Hz. İsâ aleyhisselâm Gulyabânin askerlerini hezimete uğratacak 

Gulyabanî olarak basettiği Vani Mehmed Efendidir. 

Onlarda karanlıkların tecellilerini görürsün. 

> 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 155 



Helakları onları çevreler, kurtulamazlar. 

Onları bağışlayıcılığını görürsün 

Niyâzî-i Mısrî onları yine affedici olduğunu bildiriyor. 

> > ' _ 

Yakından görürsürsün ki sana söyleyen ilham eden, 



Semâ ehlini inerken görürsün 
Kabul ve istekli olarak secde ederler. 



Mısrî'nin türbesi görürsen 

Şakk olup ( şimşeğin göğü yarıp girmesi gibi ), canana ulaşmış. 
(Limni adasında) medfundur. 

Burada İsâ olarak arılattığı durumlar Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu'l-azizin 
İseviyet Makamında yaşadığı durumlardır. 



156 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîzin bir mektubu 

"Ey Köprülü-zâde! 

Mısrî'yi tağlît 324 için kütüb-i evliyayı zabt u halel 325 ile doldurdum. Bugün 
bâb-ı ferasete bir mikdâr baktım. Tamâm mütâlâa ve müşâkele ve 
mümâsele ile doldurup, Hasan Efendi ile göndermişsin. 

Ey Köprülü-zâde! 

Bâb-ı ferasetin bir nev'i vardır. Onu ehlu'llâh yazmamışlardır. Odur ki, 
nûr'i ferasetle bir- şeye arif ve muttali' olsa, onu izhâr etmekte mahzur var 
mıdır, yok mudur? Olduğu surette zarar kendisine midir, dostlarına mıdır, 
yâhûd düşmanlarına mıdır? Zarar kendisine ise, velev ba'de-zamân 326 ise, 
onun izhârını terk eder. Kendüye "Câhil imiş, eşek imiş, ahmak imiş." derler. 
İzhâr etmez, ikinci kendüye izhâr etmekte nefi var, lâkin dervişlerine zarar 
var; bu dahivelev ba'de-zamân ise de, terk-i tağyir ve ta'yîbi kabul eder. 

Üçüncü odur ki, izhârında kendisine nefi vardır; dostlarına dahi. Yâhûd 
nef ve zarar mücerred düşmanlarına olur; arif onu izhâr etmekte iki veçhe 
nazırdır: Kâmil olan, düşmana gelen zararı kayırmaz, izhâr eder. Amma 
ekme! olan arif de, dosta gelecek zararı nice kayırırsa, düşmana gelecek 
zararı dahi öyle kayırır. Zira düşman kalıcak, arif terakkiden kâfir. Dost ile 
düşman iki ayak gibidir. Düşman giderse bir ayak ile kalır. Bir ayak ile hod 
menzile varılmaz. Bu hâli her arife Allâhu azîmü'ş-şân vermemiştir. Her 
peygamber bir kemâl ile fahr eylemiştir. Mısrî Efendi dahi düşmanlarıyla 
fahr eyler. Onsekiz sene habsde olduğuna fahr u şükr eyler. 

İlâhî, sen şol fazi u minen 327 sahibisin ki, hadd ü pâyânın yoktur. Cem'i 
cevahir ü araza ve ecnâs-ı enva-ı efrada şumûlü bir katresine noksan 
getirmez. Cümle usâtın 328 cürmünü bir katresi mahv eder. Ben şumûl ü 
hıtâb sahibiyim ki, cürmüme hadd ü pâyân yoktur. Beniafv eyle bi-nihâye 
fazlın ile. Hâl ehline ma'lûmdur. Ma'zûr ola. 

Ve's-selâmu alâ meni'ttebea'l-hüdâ . 

Hâdimü'l'fukarâ 
Muhammed-i Misrî. 329 



Taglit: (Galat, dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma. Karıştırma 

Halel: Bozukluk. Eksiklik. Başkası tarafından verilen zarar. İki şeyin aralığı. 
Boşluk. Açıklık. 

Bir zaman sonra 

Minen: (Minnet. C.) Minnetler. 

Usat: (Asi. C.) Asiler, zorbalar, itaat etmeyenler. Günahkârlar. 
329 (VASSAF & hzl. Prof.Dr. Mehmet AKKUŞ- Prof.Dr. Ali YILMAZ, 2006), v. 86, (s. 80) 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 157 



Kaynakça 

Abdullah Leknevî, t. H. (1984). Dünden Bugüne İbadetlerde Bid'at. İstanbul. 

AHMEDOVA, Z. (2006). Türkler Arasında İslâmiyet'in Yayılmasında Tasavvufun Rolü 
. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları 
(islam Tarihi ) Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi . 

AİSOPOS, t. N. (1998). Masallar. İstanbul: MEB. 

AKSOY, P. D. (Sivas). Şemseddin Sivâsî, Hayatı, Şahsiyyeti, Tarikatı, Eserler. 
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt IX/2 Aralık 2005. , 1-43. 

AKTEPE, O. (2000). Nübüvvetin Sona Ermesi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal 
Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı-Doktora Tezi 94133. 

ALTUNTAŞ, i. H. (2007). Gavs-ül Âzam İhramcızâde ismail Hakkı Toprak Sivasî Nakşı 
Haki Tarikatı İlm-i Ledün Sırları. İstanbul: Gözde Matbaa. 

ALTUNTAŞ, İ. H. (2009). Kırk Hadis. İstanbul. 

ALTUNTAŞ, İ. H. (2005). Kutsi Dua ve Kaside-i Ercuze. istanbul: Gözde Matbaa. 

ALTUNTAŞ, İ. H. (2003). Salat-ı Meşiş. İstanbul. 

ALTUNTAŞ, İ. H. (2004). Sevgili Efendimize Muhammedi Dua. istanbul. 

Amin MAALOUF, t. A. (2006). Ölümcül Kimlikler. İstanbul: YKY. 

APAK, A. (4 (2005/2)). Hz. Osman'ın Halifeliği Döneminde Meydana Gelen Siyasî 
Problemler ve Sebepleri Üzerine Bazı Değerlendirmeler. Usûl , 157 -170. 

AREFEOGLU, G. (2005 ). Gulşen-i Raz Lahıcî Şerhi Tercümesi Ve Değerlendirilmesi. 
istanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı 
Tasavvuf Bilim Dalı 158401-Yüksek Lisans Tezi. 

ARGYLE, M., & t. M. (2000). İbadet Ve Dua "VVorship and Prayer". 21 Yıl ( 2006/2), 
111-125. 

ARİSTOTELES, t. M. (2006). Retorik (Rhetoric: Belagat ilmi, konuşma sanatı). 
istanbul: YKY. 

ARSLAN, A. (2-4 Şubat 1996). II.Kur'an Haftası Sempozyumu. Ankara: Fecr. 

AŞÇI. ibrahim Dede, M. K.-E. (2006). Aşçı Dede'nin Hatıraları,. İstanbul. 

AŞKAR, M. (2004). M. AŞKAR içinde, Niyâzî-i Mısrî Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf 
Anlayışı, istanbul: (Doktora Tezi-1997). 

AŞKAR, M. (1997). Niyâzî-i Mısrî Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, istanbul: 
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü TEMEL İslam Bilimleri Anabilimdalı 
(Tasavvuf Tarihi) (Doktora Tezi-1997). 

ATAÇ, A. (1993). Kelâm Ve Tasavvuf Açısından Tevessül. İstanbul: Marmara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Kelâm 
Bilim Dalı (Doktora Tezi) 25868. 



158 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



ATAY, P. D. (1 : 2 2003). Gazâlî Ve İbn Rüşd Felsefesinin Karşılaştırılması. Kelam 
Araştırmaları (s. 3-48. ). içinde Ankara Ü. ilahiyat Fak. Emekli Öğretim Üyesi. 

ATEŞ, S. (1971). İrfan Sofraları Niyazîi Mısrî. Ankara. 

AYDIN, M. S. (13-19 Ocak 1997). ///. Kur'an Haftası Sempozyumu. Ankara: Fecr. 

AYDIN, Y. H. (1999). Kur'ân-ı Kerim'de İnsan Psikolojisi. İstanbul: Timaş. 

AYKUT, Ş. (1976). Bursa'nın Manevi Tarihi. İstanbul. 

AYNİ, P. D. (1995). Şeyh-i ekberi Niçin Severim. İstanbul. 

BAĞIŞ, O. (1995). Niyâzî-i Mısrî Divanında Din ve Tasavvuf. Ankara: Ankara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları Bölümü Türk-islam 
Edebiyatı Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, -41442. 

BAHADIROĞLU, M. (2003). Vâkıat-I Hüdâyî'nin Tahlîl veTahkiki (I. Cildjİnceleme- 
Metin Doktora Tezi . Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel 
islâm Bilimleri Ana Bilim Dalı Tasavvuf Tarihi Bilim Dalı. 

BAKA, M. (2008). Saidi Nurside Haşr. Sakarya: Sakarya Ünv. ilahiyyat Fak.Bitirme 
Çalışması 0404.00023. 

BATİSLAM, D. H. (2005). Divan Şiirinde Sabâ. 

BATÎSLAM, H. D. (2002). Divan Şiirinin Mitolojik Kuşları: HÜMÂ, ANKA VE SİMURG. 

BAYRAKLI, B. (2002). Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, istanbul: Sidre. 

BAZ, İ. (2004). Abdülehad Nûrî-i Sivâsî'nin Hayatı, Eserleri Ve Tasavvuft Görüşleri. 
Ankara: YÖK, Doktora Tezi. 

BAZERGÂN, M. (1998). Kur'ânm Nüzul Süreci. Ankara. 

BİLGİSEVEN, Â. K. (1998). Niyâzî-i Mısrî'den Esintiler, istanbul. 

BİNNEBİ, M. (2003). Kur'ân-ı Kerim Mucizesi. İstanbul: Boğaziçi. 

BÖCÜZÂDE, S. S. Hakayık'ül-beyân fi eşkâli'l-ezmân "Yahut""Ne Derekeye İnmiştik 
Ne Dereceye Çıktık" "Üç Devirde Gördüklerim" . 

BURSEVİ, i. H. Vâridat-ı Kübra. Bursa. 

CHURCVVARD, C. J. (1934). MU ÇOCUKLARI, Mu 'nun Mukaddes Sembolleri. New 
York. 

COŞKUN, i. (2008). Muhyiddin İbn Arabi'nin Felsefesinde "Allah" Mefhumu (Cilt 
(İbnü'l-Arabî Özel Sayısı-1), yıl: 9 [2008], sayı: 21, ss. 117-143). Tasavvuf | İlmî ve 
Akademik Araştırma Dergisi. 

ÇAKMAK, M. (-1994). Tasavvufi Düşüncede Şeytan. Erzurum: Atatürk Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Y. Lisans Tezi, 36892. 

ÇAKMAKLIOĞLU, M. M. (7 -2006). Muhyiddin İbnü'l-Arabî (560-638/1165-1240), Et- 
Tedbîrâtü'l-İlâhiyye Fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye. Tasavvuf: İlmî ve Akademik 
Araştırma Dergisi (Cilt 17, s. 283-302). içinde 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 159 



ÇAKMAKUOĞLU, M. M. (2005). Muhyiddin İbnü'l-Arabi'ye Göre Dil-Hakikat İlişkisi 
Marifetin İfadesi Sorunu. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 
Temel islam Bilimleri (Tasavvuf) Anabilim Dalı. 

ÇALIŞKAN, Ö. G. (Cilt 5, Sayı l,Ocak-Haziran 2005). Kur'an'ın Nuzûlü ve Yedi Harf (el- 
Ahrufu's-Seb'a) Meselesi. Ç. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi , 215-240. 

ÇAVUŞOĞLU, P. D. (1981). Divanlar Arasında. Ankara: Ümran. 

ÇAYLIOĞLU, A. (1994). Niyazi! Mısri Şerhleri, istanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal 
Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı islâm Felsefesi Bilim Dalı- 
Y.LİsansTezi-36851. 

ÇEÇEN, H. (2006). Niyâzî-i Mısrî'nin Hatıraları. İstanbul. 

ÇELİK, Ö. G. (YIL:2003 Cilt:l Say :1). Emevi Devlet Otoritesinin Tesisinde Haccac B. 
Yusuf Es-Sakafî'nin Fonksiyoner Rolü. 

ÇELİK, Y. (1994). İsmail Hakkı Bursevi'de Basiret anlayışı. İstanbul: Marmara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islâm Bilimleri Bölümü Tefsir Anabilîm 
Dalı -Y.Lisans, 36931. 

Çeltik, M. T.-H. (2004). Selim Divane, Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı. 

ÇETİN, T. (1999). Vâridat-ı Kübra. Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler 
Enstitüsü-Y.LİsansTezi, 87344. 

ÇEVİKBAŞ, S. (1994). Platon ve Muhyiddin İbn-i Arabi'nin Varlık Anlayışlarının 
Karşılaştırılması. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Ana 
Bilim Dalı. Y.Lisans Tez, 31734. 

ÇİFÇİ, A. (2003). Abdulbâki Gölpınarlı'nın Hayatı ve Eserleri. Sivas: Cumhuriyet 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü -Y. Lisans Tezi 136948. 

ÇİFT, S. (2003). Hakîm Tirmizî Ve Tasavvuf Anlayışı. Bursa: Uludağ Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, 
Doktara Tezi,128062; 2003. 

ÇİMEN, Ş. (2002). Şuayb Şerefeddîn Gülşenî Hayatı-Mektupları. İstanbul: Marmara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf 
Bilim Dalı -110334-Y.LisansTez. 

DAHLKE, T. D.-R. (2002). istanbul. 

DEMİRCİ, M. (izmir 2005). Emevîlerden Abbâsîlere Geçiş Sürecinin Bir Tanığı: 
Abdullah İbnü'l-Mukaffâ Ve "Risâletü's-Sahâbesi". D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 
Sayı XXI, , 117-148. 

DEMİRLİ, E. (2003). Sadreddin Konevi'de Marifet ve Vücûd. istanbul: Marmara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı - 
Doktora Tezi, 124699. 

DOKSAT, D. D. (10-11 Aralık 1998). Baş Ağrıları Ve Psikiyatri İ.Ü. CerrahpaŞa Tıp 
Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri. Baş Ağrıları - Baş Dönmeleri Sempozyumu , 
79-107. 



160 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



Dostoyevski, H. K. (2004). Yeraltından Notlar. İstanbul : Timaş. 

DURUŞKEN, Ç. (2001). Roma'da Rhetorıca Eğitimi, istanbul: Kanaat. 

DÜZDAĞ, M. E. (1972). Şeyhülislâm Ebussu'ud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk 
Hayatı. İstanbul : Enderun Kitabevi. 

DÜZGÜN, Ş. A. (2: 1 2004). Tecrübe, Dil Ve Teolojk'Dini Tecrübe'nin Teolojik 
Yorumu. Kelam Araştırmaları , 27-46. 

EFLÂKÎ, A., & trc:Tahsin YAZICI. (1995). Ariflerin Menâkıbı. İstanbul: MEB. 

EİNSTEİN, A. (1976). izafiyet Teorisi. 

EI-YARBUZÎ, M. E. (22 / RAMAZAN /1404). İslamda Namazı Terk Etmenin Hükmü. 

EMEKSİZ, Z. (2008). Mervan b.el-Hakem. http://www.akademiktarih.com . 

ERDOĞAN, i. ( 7 [2006], sayı: 17). İslâm Düşüncesi'nde "Kâmil Tabiat/Tıbâu't- 
Tâmm" Fikri. Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi , 121-149. 

ERDOĞAN, K. (1998). Niyazî-i Mısrî Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Dîvânı'nın 
Tenkitli Metni. Ankara: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve 
Edebiyatı Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 26563. 

ERDOĞMUŞ, E. M. (2003). Ehli Sünnet Ve On İki İmam . 

ERDOĞMUŞ, M. M.-Ş. (2002). Mesih Deccal ve Yecuc Me'cuc. Çubuk. 

EREM, P. D. Psikanalizm Açısından Ceza Hukuku. Ankara: Ankara Üniversitesi 
Hacettepe Fakültesi. 

ERGİN Hasan Cafer, (.-1. (Yz_K.000544 -297.792 Belediye Yazmaları - Depo). Niyazi-i 
Mısri Hakkında Etüd. istanbul: Belediye Atatürk Kitaplığı. 

ERGİN, O. N. (1942). Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, istanbul. 

ERGÜL, N. K. (2002). Hakikatü't-tevzil fi Dekâiku't-tenzil Tahkik ve Tahrici. Şanlıurfa: 
Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı 
Tasavvuf Tarihi Bilim Dalı-125442-Doktora Tezi. 

Eroğlu Nuri. (2007). Tasavvuf Bi't-Tarîkat Risalesi. M. TATÇI içinde, Elmalı'nın Canları 
(s. 58-92). Antalya. 

EROL, M. (2002). Azbî Baba Divanı. Çanakkale: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halk Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi 122267. 

ESKİGÜN, K. (2006). Klasik Türk Şiirinde Efsanevi Kuşlar. YÖK, Y.Lİsans Tezi. 

Evliya Çelebi. (2006). Seyahatnamesi. İstanbul: Yenişafak. 

FENTON, P. B. (2004). Yahudilik ve Tasavvuf. 13 (1), 245-260. 

FOULGUİNE, P. (1998). Varoluşçunun Varoluşu. İstanbul: Kuram. 

FUADÎ, Ö. Menakıb-ı Şeyh Şaban-ı Veli. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 161 



GEÇDOĞAN, R. (2005). "ilim" Ve "Ruh" Kavramlarının Felsefe-Kelam İlişkisi 
Bağlamında Değerlendirilmesi. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 
Temel islam Bilimleri Kelam Anabilim Dalı, Y. Lisans Tezi. 

GEYLÂNÎ, A. P. (2005). Dîvân. 

GEYLÂNÎ, S. A. (1979). Günye't-üt Talibin (Cilt l-ll). İSTANBUL: Çelik. 

GÖKYAY, O. Ş. (1987). Molla Lutfi. Ankara: Kültür Bakanlığı. 

GÖLPINARLI, A. (1985). Mevlânâ Celâleddîn. istanbul: inkilap. 

GÖLPINARLI, A. (tarih yok). Niyâzî-i Mısrî, Şarkiyat Mecmuası, c. VII,. 

GÖMEÇ, P. S. Eski Türk inancı Üzerine Bir Özet (s. .ss. 79-104). içinde A.Ü. Dil ve 
Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü. 

GÜLER, D. D. (tarih yok). Ali b. Ebî Talib'in Günümüz Problemlerine Işık Tutan Bazı 
Ahlak İlkeleri. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi , 35-46. 

(3:2 - 2005). Tarih Ve "Tarih-Dışı" Arasında Gelenek - Tradition Between History and 
Meta-History -. P. D. GÜLER içinde, KELAM ARAŞTIRMALARI (s. 45-50.). Ankara Ü. 
ilahiyat Fakültesi. 

GÜLER, Z. ( 2004). Şeyh Galib Divanında Ayna Sembolü . Fırat Üniversitesi Sosyal 
Bilimler Dergisi, 14 (1), 103-121. 

GÜMÜŞEL, H. (2003). Beklenen Mehdi, istanbul. 

GÜNDOĞDU, Y. D. (tarih yok). Abdülmecîd Sivâsî'nin Mevlânâ'nın Şathiyye Türünde 
Yazdığı Bir Gazeli'ne Yaptığı Şerh: Şerh-i Ebyât-ı Celâleddîn-i Rûmî. 

ibn Arabi'de "Dînlerin (Aşkın) Birliği" ve "İbadet" Meselesi 1 Hakkında Bir 
Değerlendirme. D. GÜRER içinde, Tasavvuf (s. 9-54). Selçuk Ü. ilâhiyar Fakültesi 
Konya. 

GÜRER, Y. D. (2002). İbn Arabî'de Lügat, Istılah Ve Bâtın Anlamlarıyla Din Kavramı. 
Marife, Yıl 1. S. 3, Konya , 43-54. 

GÜRİZ, A. A. GÜRİZ içinde, irade Hürriiyeti. 

Hafız-ı Şirazî, t. A. (1985). Divânı. İstanbul: MEB. 

HALDUN, İ. t. (2004). Mukaddime. İstanbul. 

Halil CİBRAN, t. Ö. (1970). Hak Erenler (Nebi), istanbul: Gür Kitabevi. 

HAS, İ. (2002). Menakıb-name-i Hasan Unsi. Ankara: Kültür Bakanlığı. 

Heyet, T. D. (2008). Türk Düşüncesi, istanbul: İrfan Yayıncılık. 

HÜDAYİ, A. M. Vâkıat-ı Hüdâyî. 

Hz. Ali, t. M. (1981). Divân-ı. İstanbul: Ana. 

ibn'ul Arâbî, t. S. (1977). Futuhat-ı Mekkiye, . istanbul. 

İBN'ÜLARÂBÎİ, M. Risaleler- Nakş-el Fusus. istanbul: Kitsan. 



162 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



İbrahim RAKIM. (1750). Vakıât-ı Niyazî-i Mısri. Süleymaniye Kütüphanesi No: 790 
(izmir Bölümü): Yazma. 

İDİZ, F. (2006). Tasavvufta İlm-İ Zahir-İlm-İ Batın Anlayışı . Atatürk Üniversitesi 
İlahiyat Fakültesi Dergisi, (25), 237-260. 

İNANÇER, Ö. T.-B. (2006). Vakte Karşı Sözler, . istanbul. 

İPEKTEN, H. (1986). Nâ'ili. Ankara: Kültür Bakanlığı. 

ismail Hakkı Bursevi, t. A.-İ. (1997). Kitab-ı Netice. İstanbul. 

KAHRAMAN, Y. D. (2002). İslâm'da ibadetlerin Değişmezliği. Sivas: Akedemi 
Yayıncılık. 

KARA, K. (2002). Karabaş Veli Hayatı Eserleri ve Fikirleri. İstanbul: Marmara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Ana Bilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı - 
Doktara Tezi-109319. 

KARA, K. (1997). Vâkıât-ı Niyâzî-i Mısrî, . Ankara: Marmara Üniversitesi Sosyal 
Bilimler Enstitüsü İlahiyat Ana Bilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı Y. LİSANS. 

KARA, M. (2002). Makbul Ve Maktul Tasavvuf Kültürü ile İlgili Tesbitler, Problemler, 
Teklifler. Uludağ Üniversitesi ilahiyat Fakültesi , 11 (1), 1-16. 

KARAALP, S. A. (2009). El-Hikem. İstanbul: Ege. 

KARABEL, H. F. Nurşin Meşâvihından Şeyh Hazret Muhammed Ziyâuddinin 
Mektubatı. Adıyaman. 

KARACA, H. (2006 ). Ahmed Mahir Efendi'nin El Muhkem Fi Şerhi'l - Hikem Adlı Eseri 
(ilk 100 Sayfa). İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ilahiyat 
Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı-207592-Yüksek Lisans Tezi . 

KARTALCI, M. (2004). Milli Mücadelede Ali Kemali Efendi Hayatı. Ankara: YÖK- 
MasterTezi-145111. 

KAVRUK, P. D. (2004). Niyâzî-i Mısrî Hayatı ve Eserleri. Malatya. 

KEESİNG, E. (2006). Gönül Gözünü Açın. istanbul: Okyanus. 

KEKLİK, G. (2007). Hadis Rivayetlerinde iyilik ve Kötülük Kavramları. Ankara: YÖK- 
Yüksek Lisans Tezi. 

KEKLİK, N. (1980). İbn-i Arabi'nin eserleri ve kaynakları için mısdak olarak elFutuhât 
el-Mekkıyye,. istanbul,: istanbul Üniv. Ed. Fak. Yay. 

KELEŞ, D. D. İslam iktisat Zihniyetinin Oluşmasında Zühd Hadislerinin Rolü. Prof. Dr. 
Hüseyin HATEMİ'YE Armağan (s. 575-591). içinde Dicle Üniversitesi ilahiyat 
Fakültesi. 

KESKİN, H. (tarih yok). Kur'an'da Meleklerin Hz. Âdem'e Secdesinin Yorumu. 

KILIÇ, M. E. (1 (2004) ). Bir Metodun Metodolojisi: Dini İlimler Metodu Olarak 
Tasavvufa Mukayeseli Bir Bakış . Usûl 1 ,91- 109. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 163 



KILIÇ, M. E. (1995). Muhyiddîn İbnu'l-Arabî'de Varlık ve Mertebeleri, istanbul: 
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Doktora Tezi-42349. 

KILIÇ, S. (2-4 Şubat 1996). II.Kur'an Sempozyumu; Metnin Yorumu Beşeri Alana 
inmiş Cevapların Okunması. Ankara: Fecr. 

KOÇ, T. (1990). Ölümsüzlük Açısından Ruh ve Beden İlişkisi. İzmir: Dokuz Eylül 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Medeniyeti ve Sosyal Bilîmler Anabilim 
Dalı- Doktora Tezi-9723. 

KOÇ, Y. D. (2000). Platon ve Yunus Emre Düşüncesinde "Sevgi Ve Aşk". Felsefe 
Dünyası, 2 (32), 37-47. 

KONUK, H. (2001). Van'ı Mehmet Efendi'nin Münşe'atı. Kayseri: Erciyes Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

KONUR, H. (Sayı XXI, İzmir 2005,). Horasan'ın İslam Ve Tasavvuf Tarihine Katkısı (H. 
I-V. Asırlar) . D.E. Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi , ss.3-27. 

KONUR, H. (1992). Kemal Paşa-zade'nin Kaside-i Hamriyye Şerhi. İZMİR: Dokuz Eylül 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Medeniyeti ve Sosyal Bilimleri Enstitüsü 
Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı-Y.Lisans-21406. 

KOTKU, M. Z. (1985). CömertlikK. İstanbul: Seha. 

Kuddûsî, B. M. (Tarihsiz). Pendnâme-Nasihatnâme ve Mektupları Türkçe Çevirileri. — 
-: ibrahim EREN. 

KUMANLIOĞLU, H. F. (1988). Muhammed Nûrü'l-Arabî Hayatı, Şahsiyeti Ve Bazı 
Tasavvuf? Görüşleri. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü- 4112 
Yüksek Lisans Tezi. 

KUNDERA, M. t. (1986). Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. İstanbul: İletişim. 

KURT, A. V. (1997). Magrib Ve Endülüs'de Hadis İlmi'nin Gelişim Safhaları Ve 
Muhyiddin ibnu'l- Arabi'nin Hadis Kültürü. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal 
Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Hadis Bilim Dalı -Doktora, 
62543. 

KÜÇÜK, O. N. (2001). Fîhi Mâfîhi Ekseninde Mevlana'nınTasavvuf! Görüşleri. 
Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri 
Anabîlim Dalı. Y. Lisans tezi 109264. 

MJ.L.Young, t., & Süleyman Gezer. (2003/1 c. II, sayı: 3). Kur'ân'da Kötülük İlkesinin 
Ele Alınışı,. Gazi Üniversitesi Çorum ilahiyat Fakültesi Dergisi, , 175-182. 

Marcus AURELIUS, t. Ş. (2006). Düşünceler, istanbul : YKY. 

MARDEN, O. S. (2007). Gücünü Geliştirme Teknikleri-. ÖĞRETMEN, Gelişen- 
Geliştiren (Mayıs ), 4-5. 

Max HORKHEİMER, t. M. (2005). Geleneksel ve Eleştirel Kuram, istanbul: YKY. 

MERTER, M. Dokuz Yüz Katlı insan. 

M EVLANA, &trc.AbdulbakiGÖLPINARLI. (1965). Mecalis-i Seb'a. 



164 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



MONTAIGNE, t. S. Denemeler . Cem yayınevi . 

Muhyiddin-i Arabî, t. S. (1996). Meleklerin Ruh âleminden Maddî Âlemine inişi . 
İstanbul: Esma. 

MURDOCH, İ., & Hilâv, t. S. (1983). Sartre'in Yazarlığı Ve Felsefesi,. İstanbul. 

MUSAOĞLU, A. (1999). Uygarlığın Tarihi. İstanbul: Vural Yayıncılık. 

Mustafa TATCI-Cemâl KURNAZ-YaşarAYDEMİR. (2000). Giritli Salacıoğlu Mustafa 
Celvetî. Ankara: Akçağ. 

NİETZSCHE, F., & h. H. (2006). Böyle Buyurdu Zerdüşt. Ankara: Kitap Zamanı. 

Niyazî-i MISRÎ. (1223). Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazret! Mısri. Bursa Sultan 
Orhan Kütüphanesi 690. 

Niyazi-i Mısri. Risale-i ahval-i haşrve mead. Atatürk Kitaplığı, istanbul: 297.41275 H- 
Osman Ergin Yazmaları - OE_Yz_000537/05-diğer nüsha 297.7 NİY 
OE_Yz_000125/03. 

Niyazi-i Mısri. Risale-i eşrat-ı saat (Cilt 297.453 NİY-BEL_Yz_K.000502/02; 297-7 
MC_Yz_K.000339/06). Atatürk Kitaplığı, İstanbul. 

Niyazî-i Mısri. Rısale-ı Hızırıyye-ı Cedide. 

Niyazi-i Mısri. (H. 1184). Şerh-i beyan-ı (Ene noktai tahte'l-ba) imam-ı Ali. istanbul: 
Atatürk Kitaplığı MC. Yazmaları - Depo 297.7 NİY MC_Yz_K.000339/07. 

Niyazi-i Mısri. Şerh-i esma el-husna. 297.412 NİY BEL_Yz_K. 000502/04: Atatürk 
Kitaplığı, İstanbul. 

Niyâzî-i Mısrî, S. E. (2003). Risâle-i Eşrât-ı Saat. Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî. içinde 
Ankara: İmaj. 

Niyâzî-i Mısrî, S. E. (2003). Risâle-i Vahdet-i Vücud. Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî. 
içinde Ankara: İmaj. 

Niyâzî-i Mısrî, S. E. (2003). Şerh-i Esmâ-i Halvetiyye. Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî. 
içinde Ankara: İmaj. 

Niyazi-i Mısri, t. M. ( 1929). ed-Devret el-arşiye fi ahkam el-ferşiye tercümesi. 
istanbul: Atatürk Kitaplığı Belediye Yazmaları - Depo BEL_Yz_K.000546297.7 NİY. 

NUR, S. M. (1982). Mısrî Niyazi Dîvânı Şerhi. İstanbul. 

OCAK, A. Y. (1998). Zındıklar ve Mülhidler. İstanbul: Tarih Vakfı ve Yurt Yayınlrı. 

OKUDAN, R. (Yıl: 8 [2007], Sayı: 19,). Aydınoğlu Tekkesi Son Postnişîni Hafız Bekir 
Necmeddîn Sıdkî . Tasavvuf / İlmî Ve Akademik Araştırma Dergisi, , ss. 265-295. . 

OKUMUŞ, A. (1998). Menâkıb-ıŞeyh Şa'ban-ı Veli. İstanbul: Marmara Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı . 
Y.LisansTezi-74585. 

OKUMUŞ, M. (2004/2). Semantik Ve Analitik Açıdan Kur'an'da "Salât" Kavramı. ///, 
(6), 1-30. 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 165 



ÖGKE, A. (2000). Yiğitbaşı Veli Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî Hayâtı, Eserleri ve 
Tasavvufı Görüşleri, istanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel 
islâm Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı - Doktora-97061. 

ÖZDEMİR, H. (2008). Hatırat-ı Türkelili Mevlana Küçük Hüseyin, istanbul: 
Basılmamış. 

ÖZDER, C. (2006). Kuantum Felsefesi ve Mutluluk. İstanbul: Okyanus. 

ÖZEL, İ. (2007). Çenebazlık. İstanbul: Şule. 

ÖZEL, i. (2008). Tehdit Değil Teklif. İstanbul: Şule. 

ÖZEL, i. (2006). Üç Mesele, istanbul: Şule Yayıncılık. 

ÖZLER, N. (2004). Tasavvufta Hızır Telakkisi ve Niyazîi Mısrî'nin Hızır Risalesi. 
istanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı 
Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lİsans Tezi-149218. 

PALİN, D. A., & Uslu, t. F. (2005/1-2, cilt: IV, sayı: 7-8). Din Felsefesi Nedir? Gazi 
Üniversitesi Çorum ilahiyat Fakültesi Dergisi , 121-154. 

Paul RICCEUR, t. M.-S. (2007). Zaman ve Anlatı, istanbul: YKY. 

Peter LORIE - V. J. HEVVITT, F. ç. (2001). Nostradamus 1992'den2001'e Kehanetler 
Orijinal adı: Nostradamus, The end ofthe Millennium. İstanbul: Philip Dunn- The 13 
o ok Laboratory / The Clark Agency Ltd. 

SAFA, P. (2003). Nasyonalizm, Sosyalizm, Mistizm. İstanbul. 

SAHILLİOĞLU, D. D. i B N-i N Ü C E Y M'in Rüşvet Hakkındaki Risalesi. İst. Ün. iktisat 
Fakültesi. 

SANAY, Y. D. (1986). Hilmi Ziya Ülken. Ankara: Kültür Bakanlığı. 

Saruhânî, i. -i. î.-y. İbn-i îsâ'nın Esmâ-i Hüsnâ Şerhi. Ankara Millî Kth. Yz. A. 488,Yz. A. 
864 

SAY, Y. (tarih yok). Osmanlı Yönetimine Karsı Siyasal-Dini Bir Tez :Bedreddiniler, 
Börklüceliler, Torlaklar . 

SELÇUK, B. (Yıl:9 Sayı: 25 Güz 2005, s.233-246). Fuzûlî'de Gözyaşı. 

Sıddîk, S. E. (1998 ). Menâkıb-ı Çihâr-ı Yâr-i Güzin . istanbul: Hakikat . 

SOMAKCI, Y. D. (15-2003/2). Türklerde Müzikle Tedavi. Haliç Üniversitesi 
Konservatuvar Türk Musikisi Bölümü Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , 131-140. 

SOYSALDI, İ. (yıl: 8 [2007], sayı: 19). Halvet Kavramı Üzerine Bir Değerlendirme . 
Tasavvuf / ilmî ve Akademik Araştırma Dergisi, , ss. 235-243. 

SÖYLEMEZ, Y. D. (2004/2, 17). Anadolu'da Sahte Şah ismail isyanı . Sosyal Bilimler 
Enstitüsü Dergisi , 71-90. 

ŞAHİNLER, N. (2004). ÇETREFİL BİR ADAM Prof. Dr. AHMED YÜKSEL ÖZEMRE. 
Trabzon. 



166 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz 



ŞEKER, N. (1998). İlk Dönem Sufilerinde Hadis Yorumu. Kayseri: Erciyes Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü -72650 (Doktora Tezi). 

Şems-i Tebrizî, M. N. (2007). Makâlât. İstanbul: Ataç. 

Şeyh Mahmûd Şebüsterî, t. M. Gülşen-i Râz. Kitsan. 

Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşeni. (2001). İzâhu'l-Merâm Fî Meziyyeti'l-Kelâm Şerhu'n 
Noktati ve'l kalem. İstanbul: Buhara . 

ŞICIK, P. D. (tarih yok). Kur'an-ı Kerim'in Terceme Edilmesi Ve Âyetlerinin Sıhhatli 
Anlaşılması Konusunda Bazı Mülâhazalar. Selçuk Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Tefsir 
Anabilim Dalı Öğretim Üyesi . 

ŞİMŞEK, H. İ. (yıl: 8 [2007], sayı: 19,). Kıyamet ve Alâmetlerinin Tasavvufî Tecrübe 
Açısından Yorumlanışı. Tasavvuf, ilmî ve Akademik Araştırma Dergisi , 123-142. 

TANKUT, H. R. Türk Dil Bilgisine Giriş. Ankara: TDK. 

TANKUT, O. H. (1936). Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri Birinci Kitap Türk Dil 
Bilgisine Giriş . istanbul,: Devlet Basımevi, . 

TATCI, M. (2/4 Fail 2007 ). Bu Yolda Acâib Çok: -Yûnus Emre'nin Bir Şiirinin Yorumu- 
. Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literatüre and History 
ofTurkish or Turkic Volume , 740-749. 

TATÇI, D. M. (2007). Elmalı'nın Canlan. Antalya. 

TEKELİ, H. (1991). Ahmed Gazzi'nin Hayatı Ve Tasavvufi Görüşleri. Bursa: Uludağ 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelâm İslâm-14535 Yüksek Lisans Tezi. 

TEKHAFIZOĞLU, A. (2005). Nur Risaleleri'ne Eleştirel Bir Yaklaşım (Risale-İ Nur'un 
içyüzü). Ankara. 

TEMİZKAN, Y. D. Falı, Bir Kur'ân; Fortune, A Qur'an. Ege Üniversitesi Türk Dünyası 
Araştırmaları Enstitüsü: http://www.millifolklor.com. 

Tevfîk, Ç. M. Levâyihu'l-Kudsiyyefî Fedâili'ş- Şeyhi'l-Ekber (ibn Arabi'nin fazileti 
hakkında kudsî parıltılar). 

TOLSTOY, t. Z. (2005). Din Nedir? İstanbul. 

TUNA, T. (1995). Sonsuz Uzaylar. İstanbul. 

TURGUT, A. K. (2004). Muhammed İkbal'de ilahi Bilgi. Adana : Çukurova 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı. 

ULUDAĞ, P. D. istimdâd. Tasavvuf {s. 9-26). içinde Uludağ Ü. İlahiyat Fakültesi. 

UYSAL, M. (23 Bahar 2007 ). Hadis Meselleri (Mahiyet, Literatür, Örnekler). Selçuk 
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi , 73-107. 

UZUNÇARŞILI, O. P. Büyük Osmanlı Tarihi. Türk Tarih Kurumu. 

ÜLGER, M. (2007). Hoca Abdulkerim Efendi'nin Felsefi Görüşleri . Ankara: Ankara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Ve Din Bilimleri (islam Felsefesi) 
Anabilim Dalı Doktora Tezi . 



Divan-ı İlâhiyyattaki Arapça Şiirleri ve Açıklaması 167 



Ümmî Sinan. (Antalya). Tasavvuf? Risalesi Kutbü'l-Maânî (Manâların Zirvesi). M. 
TATÇI içinde, Elmalı'nın Canları. 2007. 

VAROL, M. B. (1990). Ehl-I Beyt Ve Siyâsî Faaliyetleri. Konya Doktora Tezi-87323: 
T.C. Yükseköğretim Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve 
Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı. 

VASSAF, O. H., & hzl. Prof.Dr. Mehmet AKKUŞ- Prof.Dr. Ali YILMAZ. (2006). Sefine-i 
Evliya. İstanbul. 

VELED, S. İbtidânâme. 

WATT, W. M., & KAHRAMAN, t. H. (21 Bahar -2006). Tanrı Suretinde Yaratılma: 
Created İn His Image: A Study İn Islamıc Theology S. Selçuk Üniversitesi İlahiyat 
Fakültesi Dergisi, islâm Kelâmına Dair Bir Araştırma , 253-263. 

YALOM, & irvin D., t. A. (2000). Nietzcsche Ağladığında. İstanbul. 

YAMAN, B. (Ekim, 2002). Tercüme-i Cifru'l-Câmî. Ankara: Hacettepe Üniversitesi 
Sosyal Bilimler Enstitüsü-Doktora Tezi-113447. 

YAR, D. D. (4 : 2 -2006). Hz. İbrahim Ve Akılcı Metodu. Kelam Araştırmaları (s. 87- 
104.). içinde 

YAZÇİÇEK, R. (yıl 2 sayı 1 Aralık 2004). Bilgi Değeri Açısından Cef r ve Ebced- Harfler 
ve Rakamlar Metafiziği. MİLEL VE NİHALinanç, kültür ve mitoloji araştırmaları 
dergisi , 75-114. 

YAZICI, A. E.-t. (1995). Ariflerin Menkıbeleri, istanbul: M.E.B. 

YAZICIZÂDE, A. B. (1999). Dürr-i Meknûn. İstanbul: TVYY. 

YILDIZ, A. D. (Bahar / 2004). Eski Bir Bahçenin Yeniden Düzenlenişi ya da Fuzûlî'nin 
Hikaye-i Leylâ ve Mecnun'u Sunuşu . Bilig (Bahar / 2004), 201-222 . 

YILDIZ, D. M., & Tatcı, D. M. (2007). İstanbul Velîleri Ve Delileri, istanbul. 

YILMAZ, N. (1993). Abdülehad Nûrî-i Sivasî Ve Mir'âtü'l-Vücûd Ve Mirkâtü'ş-Şühûd 
Adlı Eseri, istanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam 
Bilimleri Bölümü Tasavvuf Bilim Dalı, Y. Lisans Tezi, 27129. 

YILMAZ, P. D. (tarih yok). Türk Edebiyatında Esmâ-i Hüsnâ Şerhleri Ve ibn-i îsâ-yı 
Saruhânî'nin Şerh-i Esmâ-i Hüsnâ'sı. C.Ü. İlahiyat Fakültesi . 

YÜCER, H. M. (yıl: 9 [2008], sayı: 21). Bir İbn Arabî Müdafaası:Çerkeşîzâde Mehmed 
Tevfîk Efendi ve Levâyihu'l-Kudsiyyefî Fedâili'ş- Şeyhi'l-Ekber Adlı Eseri. Tasavvuf / 
İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü'l-Arabî Özel Sayısı-1) , 331-351. 

YÜCER, H. M. (1996). Meratib-ül Vücud Hakkında Üç Risale, istanbul: Marmara 
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel islam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf 
Bilim Dalı -53611-Y. LiasnsTezi. 

ZVVEIG, S., & SALİHOĞLU, t. H. (2005). Ruh yoluyla Tedavi Özgün Adı: Die Heilung 
durcb den Geist. 1931 (Cilt 1. Baskı: Mayıs), istanbul: İmge Kitabevi Yayınları. 



168 Niyâzî-i Mısrî kaddese'llâhü sırrahu'l azîz